Keskin bir kararlılıkla hayat amacına adanmak!
Goethe'nin bir özdeyişinde adanmanın gücünü şöyle anlatır: "İnsan kendini adayana dek bir duraksama bir geriye çekilme olasılığı vardır. Tüm insiyatif ve yaratıcılık eylemlerinde, bir etkinsizlik... İnsan kendini tamamen adadığı anda tanrısal takdir de işe karışır. Aksi takdirde asla gerçekleşmeyecek şeyler insana yardım eder. Karardan büyük bir olaylar dizisi oluşur, hiçbir insanın hayal etmediği olaylar ve moral destek, insanın yardımına koşar. Ne yapabilecekseniz ya da yapabileceğinizi hayal ediyorsanız, ona hemen başlayın. Cesaretin içinde daha çok güç ve mucize vardır: Hemen başlayın."
26 Ekim 2009 Pazartesi
BAŞARI İÇİN
24 Eylül 2009 Perşembe
20 Temmuz 2009 Pazartesi
16 Temmuz 2009 Perşembe
BİRKAÇ İYİ ADAM
2006 yılında ÖSS başarı sıralamasında 28. sırada olan Karaman, 2007de dördüncü, 2008de birinci sıraya yükseldi. 2009da ilk sıralardaki yerini koruyunca başarısıyla dikkat çekti. Peki 2006-2007 döneminde Karamanda ne yapıldı de böyle bir yükseliş ortaya çıktı? Bu başarıda "birkaç iyi adam" ve bir kişisel gelişim kitabının rolü neydi?
BİR ÖĞRETMEN BİR KİTAP OKUDU, BİR ŞEHRİN KADERİ DEĞİŞTİ.
İşte referans gazetesinde manşetten verilen o haber...
İşadamı destek verdi, işçi çocukları ÖSS şampiyonu oldu
13.07.2009 | Bahadır Özgür | Referans gazetesi
"Her Şey Seninle Başlar..." Çaresizliğin kader değil öğrenilmiş bir süreç olduğunu ve her insanın başarılı olmanın yolunu bulabileceğini anlatan Mümin Sekmanın bu kitabı, ÖSSde son dört yılda adını şampiyonlar listesine yazdıran Karamanın başarısınınilham kaynağı oldu.
Bu kitabı çok beğenen bir öğretmenin Bifa bisküvilerinin sahiplerinden Necati Babaoğluna tavsiye etmesiyle Karamanın eğitimdeki makus talihi de değişti. 226 bin nüfuslu bu yoksul il, Bifa, Milli Eğitim ve valiliğin el ele vermesiyle eğitimde adeta bir devrime imza attı. Bu yılki ÖSSde de Karaman, sayısal 1de birinci, eşit ağırlıkta ikinci, sözel 1de ise dördüncü sırada yerini aldı.
Her Şey Seninle Başlar kitabı ilham verdi
Karaman ÖSSde geçen üç yılda olduğu gibi yine genel başarıda İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Bursa gibi Türkiyenin zengin illerini geçerek adını gurur tablosuna yazdırdı. 226 bin nüfuslu bu işçi kentinin eğitimdeki başarısının hikayesi ise adeta tüm Türkiye için örnek. Eğitim düzeyi oldukça düşük olan Karamanda her şey, Mümin Sekmanın "Her Şey Seninle Başlar" adlı kitabının Türkiyenin en köklü sanayi kuruluşlarından olan Bifanın sahiplerinden Necati Babaoğlunun eline geçmesiyle başlar.
Bir gün tanıdığı bir öğretmen kitabı Babaoğluna armağan eder. Kitap insanın öğrenilmiş çaresizliğin esiri haline gelmesini ve bundan başarılı olarak nasıl kurtulunması gerektiğini anlatır. Necati Babaoğlu kitabı okur okumaz kararını verir. Babası Yılmaz Babaoğlunun binbir zorlukla kurduğu, nice krizlerde ayakta tuttuğu ve bir sanayi devi haline getirdiği Bifa bisküvilerinin sosyal sorumluluktaki yeni rotası, Karamanın eğitimdeki makus talihini aşmasına yardım etmektir.
Yılmaz Babaoğlu bu fikrini İl Milli Eğitim Müdürü ve valilikle de paylaşarak Türkiyenin en önemli eğitim projesine başlar. Karamanda yaşayan her öğrenciye bedava kitap dağıtılacaktır. İlk seçim Mümin Sekmanın kitabıdır. Tam beş yıl boyunca milli eğitim müdürü, vali ve Babaoğlu kol kola köylere kadar dolaşarak yılda 25 bin kitabı öğrencilere ücretsiz olarak verir. Babaoğlu, kitap verdiği her öğrenciden de bir söz alır: ÖSSde başarılı olmak.
Bürokrat istikrarlı olunca projeler hayata geçti
İl Milli Eğitim Müdürü Sabahaddin Altun, Bifanın çabalarına en büyük desteği verenlerdendir. Sürgün edilmeden, siyasi kaygılar güdülerek tayini çıkmadan koltuğunda 5 yıldır oturmayı başaran nadir bürokratlardan birisi olan Altun, eğitimle ilgili kafasındaki projeleri de zamana yayarak hayata geçirme şansı bulur. Bifanın dağıttığı kitapların faydalı olabilmesi için okullarda ders başlamadan ilk 25 dakikayı "okuma zamanı" olarak ilan eder. Böylece öğrenciler sınav, ders, not kaygısı gütmeden ilkokuldan başlayarak her gün 25 dakikalarını okumaya ayırır.
Babaoğlu, bedava kitap dağıtmakla eğitimde sorunların çözülmeyeceğini bilir. Zira, Karamanın yoksul işçi ailelerinin çocuklarının kurtuluşu için önlerindeki tek seçenek eğitimdir. Bu nedenle Bifanın sosyal sorumluluk projesi kurumsallaşmak ve daha da önemlisi şirketin bir girişimi olmaktan çıkıp Karamanın eğitim projesine dönüşmek zorundadır. Babaoğlu derhal okul yatırımlarına başlar. Önce Bifa 1 İlköğretim Okulunu yaptırır.
Ardından Yılmaz Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Bifa Lisesini kısa sürede bitirir ve hepsini tüm ihtiyaçları karşılanmış olarak Milli Eğitim Bakanlığına devreder. Ayrıca Özel Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Özel Uğur Dershanelerini kurarak bir yandan kendi eğitim yatırımlarına da girişir. Babaoğlu, eğitim yatırımlarının sonuçlarını bir süre sonra ÖSSde il bazında Karamanın başarıyı yakalamasıyla almaya başlar.
5 yıl gibi kısa bir sürede Türkiyenin ilk üç ili arasına girmenin getirdiği keyifle eğitim konusunda yeni projeler geliştirir. Bu sefer hedef aileleri de işin içine katmaktır. Bu doğrultuda ilde her yıl eğitim seminerleri düzenlemek için bir çalışma planı oluşturur. İlk semineri verecek kişi ise, tüm bu eğitim hamlesinin ilham kaynağı olan "Her Şey Seninle Başlar" kitabının yazarı Mümin Sekmandır. Seminerin başarısı üzerine Babaoğlu bizzak İstanbul ve Ankaraya giderek eğitim konusunda seminer verecek kişileri Karamana getirir.
İşte 5 yıl önce bir hayal gibi başlayan eğitim devriminin sonucu dün yine somut olarak alındı. Karaman, ÖSS sonuçlarına göre iller bazından yine gurur tablosunda üst sıralarda. Sayısal 1de birinci, Eşit Ağırlıkta ikinci, Sözel 1de ise dördüncü oldu. Kitap dağıttığı öğrencilerin verdikleri başarı sözünü tutmalarından dolayı son derece memnun olan Bifanın sahibi Yılmaz Babaoğlu ise ÖSS sonuçları karşısında tek cümlelik bir yorum yapıyor: "Gurur duyuyorum."
KARA TAVADAN BİSKÜVİ FABRİKASI ÇIKARDI
1936da Karamanda doğan Yılmaz Babaoğlu, okulu bitirdikten sonra babası Osman Beyle birlikte kabzımallık yaparak çocuk denecek yaşta iş hayatına atıldı. Buradan elde ettiği birikimle 1960lı yıllarda çok ortaklı olarak kurulan Bifa Bisküvi Fabrikasına ortak olarak girdi. İlerleyen yıllarda işin başına yönetici ortak geçen Yılmaz Babaoğlu, cesur girişimleriyle kara tavalarda bisküvi üretimi yapan küçük bir işletmeyi modern ve çağdaş bir fabrikaya dönüştürdü.
İş yaşamında Karamana yatırım yapmayı ilke edinen ve bundan asla vazgeçmeyen Yılmaz Babaoğlu, Bifa Bisküviden başka Bifa Oluklu Mukavva, Bifa Un ve Gıda ile Babaoğlu Yem ve Tavukçuluku da kurarak yaklaşık 1500 kişiye iş imkanı sağladı. Bifa, eğitim ve spor alanında da ciddi yatırımlar yapıyor.
İŞÇİ KENTİ KARAMANIN EĞİTİM DIŞINDA İMKANI YOK
Bifanın çabaları ilde eğitim alanında ciddi bir rekabete de vesile oldu. Tam 11 dersane açıldı. Ancak diğer illerden farklı olarak Karamanda dersaneler okullarla rekabete girmek yerine, onların tamamlayıcı bir parçası gibi hareket ediyor. Nitekim ilin en büyük dersanelerinden Sabah Dersanesinin yöneticilerinden Ümit Şaştım, "Karamanda veli-okul-dersane işbirliğini kurduk. Üç aktör de ortak hareket ediyor. Üstelik amaç sadece ÖSS değil. Eğitim kalitesi" diyor.
Birlikte projeler ürettiklerini ve dersane öğretmenlerinin saat kaç olursa olsun rahatlıkla velilerin evlerine giderek öğrencilere yardımcı olduklarını belirtiyor. ÖSSdeki başarının ardında da bu işbirliğinin yattığını ifade eden Şaştımın şu değerlendirmesi, Karamanın "çaresizliğini" nasıl başarıya dönüştürmek zorunda olduğunu da özetliyor: "Karaman zengin bir yer değil. İşçi kenti. Kimsenin eğitim dışında başka çaresi yok. Bu nedenle eğitime yapılan her yatırım karşılığını buluyor." Bifanın sahibi olduğu Uğur Dersanesinin yöneticilerinden Ali Konukseven ise Karamanın maddi durumunu düşünerek fiyatları mümkün olduğunca düşük tuttuklarını belirtiyor. Konukseven, "Başka illerdeki dersaneciler bize şaşırıyor. Bu fiyata dersane işler mi diyorlar.
TBMM, BABAOĞLUNA BUGÜN ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ VERECEK
Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) her yıl verdiği onur ve üstün hizmet ödüllerinden birisine 2009 yılı için Bifanın kurucusu Yılmaz Babaoılu da layık görüldü. Ödül bugün Mecliste yapılacak törenle TBMM Başkanı Köksal Toptan tarafından takdim edilecek.
İŞTE KARAMANIN ÖSS KARNESİ
* 2006da Karaman ÖSSde en başarı iller sıralamasında 28. sırada yer aldı.
* 2007de üniversiteye en çok öğrenci gönderen 4. il oldu. Eşit ağırlıkta Türkiye ikincisini, sözel ağırlıkta üçüncüsünü, sayısal ağırlıkta ise beşincisini çıkardı.
* 2008de sayısal ağırlıklı puanda 5. il, eşit ağırlıklı ve sözel puanda 6. il oldu. 145 ve üstünde puan alanların yüzdesine göre ise Karaman Türkiye şampiyonu oldu.
* 2009da sayısal 1e göre birinci, eşit ağırlıklı puana göre 2., sözel 1e göre ise 4. sırada yer aldı.
BAŞARI ORTALAMASI
YIL İL SIRASI
2003 45
2004 35
2005 30
2006 28
2007 4
2008 1
ÇARESİZSENİZ,ÇARE SİZSİNİZ...
10 Temmuz 2009 Cuma
DOĞU TÜRKİSTAN'DA ÖLENLERE GIYABINDA CENAZE NAMAZI
Doğu Türkistan'da hayatını kaybeden yüzlerce Uygur türkü için bugün Fatih Camii'nde gıyabi cenaze namazı kılınacak.
Cuma namazının ardından kılınacak gıyabi cenaze namazında, hayatını kaybedenler için dua edilecek.
Hepsine Allah'tan rahmet diliyorum.Bir an önce bu vahşetin durdurulması temennisiyle,dünyadaki bütün Türkleri ve müslümanım diyenleri Çin mallarını protesto etmeye çağırıyorum.
17 Haziran 2009 Çarşamba
SAÇAKLI MANTIK MI?KLASİK MANTIK MI?
Bir akıl yürütme biçimi olan mantık, insanın, karşılaştığı hadiseleri yorumlarken ve sınıflandırırken kullandığı en temel entelektüel araçtır. Bu yazıda da saçaklı mantık sisteminin, klasik ikili mantık sisteminden farklarına değinelim istiyorum.
Klasik mantık, temelde bir hükmün ‘doğru’ veya ‘yanlış’ şeklinde sadece iki farklı değer olarak ifade edilebileceğini kabul eder. Örneğin, “Ayşe kısa boyludur.” önermesini ele alalım. Klasik ikili mantığa göre bu hüküm ya doğrudur ya da yanlıştır. Ayşe kısa boyludur ya doğrudur ya da yanlıştır. İnsan biraz düşündüğünde bu iki durumda da bir eksik bir taraf olduğunu görür. ‘Ayşe kısa boyludur’ hükmü, aslında ‘neye göre ve kime göre kısadır’ diye düşünüldüğünde, ortaya kesin olmayan sonuçlar çıkmaktadır. Oysa gerçek, Ayşe’nin Fatma’ya göre daha kısa, Hatice’ye göre daha uzun olduğudur. Burada belki,Ayşe orta boyludur,demek daha doğru olacaktır.Bu çıkardığımız sonuç ise,Aristo mantığından farklıdır ve kesinliği olmayan,saçaklı mantığa dayalı bir cümledir.
Daha çok doğulu toplumlarda görülen bu mantık türüyle, günlük hayatta da karşılaşmaktayız. Bizim toplumumuzda insanlar, kuralların gerekliliğine iki kere iki dört eder derecesinde inanmadıkları için belirgin bir kuralları çiğneme eğilimi vardır. Örneğin; kırmızı ışıkta geçen insanlar, kendilerine her zaman araba çarpmayacağını bildiklerinden(saçaklı mantığa göre düşünür),bazen kırmıza ışıkta da geçtikleri olur. Bir batılı gibi düşünecek olsaydık(Aristo mantığına göre), bu şekilde hareket etmeyip trafik kurallarına mutlaka uyulması gerektiğini düşünecektik.
Toplumsal kavramlar da bu bakış açısıyla ele alınabilir.’Ahmet bey kötü bir insandır’ önermesi, Aristo mantığının bir örneği iken;’Ahmet Beyin iyi ve kötü yanlarının var olduğu fikri, saçaklı mantık örneğidir. Toplumsal açıdan hangisinin daha iyi olduğunu sorgularsak, saçaklı mantığın burada bir adım önde olduğu görülür. Takdir edersiniz ki, bir insanın tamamen kötü yanlarını ya da iyi yanlarını görmek objektif bir bakış açısı değildir. Gün gelir yanılgımıza sebep olur. Ama her insanın iyi ve kötü yanları bulunabileceğini düşünmek , daha faydalı bir tutumdur.
Tabii, burada klasik mantığın basit ve daha anlaşılır, saçaklı mantığın ise daha karmaşık ve kafa karıştırıcı olduğu düşünülebilir. Fakat toplumsal açıdan ele alındığında, en iyi sonuçların kesin sonuçlardan çok, ara formlara da yer veren saçaklı mantığın daha iyi sonuç verdiğini görmekteyiz.
Peki, bütün bu eksikliklerine rağmen, neden hala pek çok toplumda ve bilim alanında Aristo mantığı kullanılmaktadır? İnsanlara kolay geldiği için diyebiliriz herhalde. İnsanlar zihinsel açıdan yorulmamak için ,kolay olanı tercih ediyorlar. Ama bu arada ,makul düşünemiyorlar ve gerçeklerden uzaklaşıyorlar.
Örneğin; Hitler'in insanları, Alman olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırmasının temelinde Aristo mantığı yatmaktadır. Örneğin; Stalin’e göre, insanlar ya devrimcidir ya da karşı devrimcidir ki, bu da Aristo mantığına dayanmaktadır. Bu verdiğim örneklerin toplumsal açıdan neyle sonuçlandığını ve dünyada ki yansımalarını, aşağı yukarı herkes bilmektedir.
Herhangi bir konudaki inancımızda, muhakkak ara katmanlar olmalıdır. Yani; bir şey kesinlikle ‘ya öyle, ya da böyle’ değildir. Hayatta her şey, bir derece meselesidir. Halbuki, işin kolayına kaçarak ara katmanları inkar etme ikilemine düşmekteyiz. Örneğin; ülkemizde ki laiklik, Müslümanlık gibi birtakım kavramlar da, aynı yanlışlıkla ele alınmakta. Böylece insanlar, kategorize edilmekteler. Bu da, tabii ,toplumsal ayrışma ve çatışmalara neden olabilmekte. Kendi kültürümüze ait olan düşünce yapısını tekrar benimsersek ( Aristo mantığını bırakıp saçaklı mantığa yönelirsek) ve insanları kategorize etmeden, oldukları gibi kabul edebilirsek, daha mutlu bir toplum olabiliriz.
Bütün bunlardan sonra, sizce hangi mantık türünü benimsemeliyiz acaba?
07 Haziran 2009 Pazar
AROMATERAPİ
Aromaterapi, tamamlayıcı ve koruyucu hekimlik olarak yöntemidir. Vücutta oluşan zihinsel ve fiziksel sorunları gidermek, vücut sağlığını ve zindeliğini korumak için kullanılan oldukça etkili bir yöntemdir.AromaTerapi, bitkilerden elde edilen aromalı ve şifalı yağların tedavi amacıyla kullanıarak yapılmasına denir. Aromaterapi çok eskiye dayanan bir tedavi yöntemidir. Kökleri çok eskiye, ta Hindistan ve Çin uygarlığına dayanmaktadır. Mısırlılar ise aroma yağlarını mumyalamada ve ayinlerde kullanmışlardır. Bitkisel öz yağlar çok yoğun, aromatik kokulu, aktif ve kimyasal yapısı çok zengin uçucu sıvılardır. Bitkisel yağlar elde edildikleri bitki gruplarına bağlı olarak antiseptik antiviral etkilere sahiptir. Yatıştırıcı veya uyarıcı, ağrı giderici veya kas gevşetici, zehir atıcı, nefes açıcı, sinir sistemini dengeleyici, depresyon ve uykusuzluk giderici, hafızayı güçlendirici, hücre yenileyici gibi etkileri bulunur.
AROMA TERAPİDE KULLANILAN ŞİFALI YAĞLAR
Bitki açısından adeta bir cennet olan ülemizde alternatif tıp aolarak yaralanılan bazı bitkiler ve onlardan çıkarılan yağlar vardır. İşte size bir kaç örnek.
BERGAMOT:Stres ve yorgunluğu giderici ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirici özelliğe sahiptir.. Egzama tedavisinde de kullanılır. İştah arttırıcı ve safra söktürücü etkisi vardır. Ayrıca çayda lezzet ve koku verici olarak da kullanılır. Moral yükseltici ve sakinleştirici bir yağ olan bergamot, öfke ve hayal kırıklığını giderir, özellikle endişe ile oluşmuş depresyonda mükemmel sonuç verir.
LAVANTA:Ağrı kesici, mikrop kırıcıdır. Sakinleştirici, dengeleyici, tüm cilt sorunlarına birebir, baş ağrısı, böcek sokmalarına karşı etkili, yanıkları iyileştici, yatıştırıcı, huzursuzluk, korku, uykusuzluk, panik ve depresyon durumlarında çok yararlıdır. Parfümeri sanayiinde de kullanılır. Vücuttaki kötü kokuları giderir, antiseptik olarak kullanılır. Romatizmaya iyi gelir. Saçtaki sirkeleri gidericidir.
PAPATYA :Fiziksel ve ruhsal bir rahatlatıcı olan papatya, depresyon, korku, histeri ve gerilimi yatıştırır. Tedirginlik, huzursuzluk,öfke ve sabırsızlık durumlarında sakinlik verir. Bademcik ve diş iltihabında kullanılır. Cilt için oldukça faydalı bir yağdır.
OKALİPTÜS:Kişiye konsantrasyon ve zihin açıklığı sağlar. Enerjilerin dengesiz olduğu durumlarda kullanılır. Kabızlık,öksürük, sinüzit, şeker hastalığı, romatizma ve selülit de etkilidir. Bronşit,astım gibi akciğer hastalıklarında ve gribal enfeksiyonlarda kullanılır.
REZENE:Sıkıntılı zamanlarda güç ve cesaret verir. Stresli zamanlarda bazı insaların çokça sığındığı oburluk ve alkolizm için kullanılır. Midedeki rahatsızlıkları giderir, gaz söktürücü ve anne sütünü arttırıcı etkisi vardır. Yara iyi edici özelliğe sahiptir. Cildi besler ve pürüzleri giderir.
PORTAKAL YAĞI:Mide rahatsızlığını iyi gelir. Hazmı kolaylaştırır. Ateş düşürücüdür. Cildin güzel olmasını sağlar. Yara ve yanıkların tedavisinde kullanılır. Cildi sıkıştırır. Sivilce ve aknelerin kurutur. Tonik olarak da kullanılabilir. Kan dolaşımını düzenleyicidir. Sinir yatıştırıcıdır. Spazm çözücü ve ağrı giderici özellikleri bulunmaktadır.
YASEMİN YAĞI:Depresyona iyi gelir,endişe giderir,deri ve saçlar için yararlıdır ve cinsel gücü arttırır. Duygusal olarak dengeleyici ve yatıştırıcı özelliği vardır. Uyuşukluğa ve tembelliğe iyi gelir. Romatizma ağrılarında son derece etkili olmasının yanıda selülit giderici olarak da kullanılır. Adet sancılarını dindirir.
KARANFİL YAĞI:Sinirleri uyuşturur. Antiseptik ve ağrı kesici olarak kullanılır. Diş ağrılarında etkilidir.
ARDIÇ:Antiseptik ve vücudu temizleyici özelliklere sahiptir. İdrar söktürür ve spazmları çözer. Romatizmal ağrılara iyi gelir. Eklem iltihabı ve ödem durumlarında yararlanılabilir.
NANE:Mide bulantısını keser. Hazmı kolaylaştırır. Gaz söktürücüdür. Sinirleri güçlendirir. Baş ağrısına iyi gelir. Selülit tedavisinde kullanılır. Anne sütünü arttırır. Bağırsak parazitlerini temizler. Yorgunluğa iyi gelir ve canlandırıcıdır. Sinüzit,baş ağrısı ve migrene iyi gelir.
BİBERİYE:Ağrı kesici ve antiseptik özellikleri vardır. Baş ağrısına ve zihinsel yorgunluğa iyi gelir. Hafızayı güçlendirir. İdrar söktürücüdür, gaz giderir, kan dolaşımını arttırır, bronşite, sinüzite, sarılık ve karaciğer yetmezliğinde de iyi gelir.
GÜL:Depresyon giderici,yatıştırıcı ve spazm giderici özellikleri vardır. Cinsel olarak uyarıcıdır. Uykusuzluğa ve sinirsel sorunlara iyi gelir. Cilt bakımında kullanılır. Alerjik ciltler, egzamalı ciltler ve açık yaralara iyi gelir. Adet öncesi sendromlara iyi gelir.
LİMON:Antiseptiktir ve bakteri gelişimine engel olucu özellikleri vardır. Kişiyi canlandırır ve enerji verir. Varisler,mide ülseri,depresyon ve endişe üzerinde etkilidir. Boğaz ağrısı, mide yanması, kan temizlemede, böbrek taşında, bağ dokusu hastalığında kas kuvvetlendirir. Sivilceleri giderir. Cildi güzelleştirir. Vücuttaki istenmeyen yağların atılmasını sağlar. Böcek ve sinek ısırmalarında kaşıntı ve şişmeleri önler.
ÖKALİPTÜS:Böcek ısırıklarına çok iyi gelir ve etkili bir böcek kovucudur. Sinirsel ağrıları ve kas ağrılarını giderici özelliği vardır. Solunum yolu hastalıklarına iyi gelir. Romatizmal ağrılara iyi gelir. Kabızlık,öksürük, sinüzit, şeker hastalığı, ve selülit etkilidir.
PORTAKAL:Mide rahatsızlığını geçirir. Hazmı kolaylaştırır. Ateş düşürücüdür. Cildin güzel olmasını sağlar. Yara ve yanıkların tedavisinde kullanılır. Cildi sıkıştırır. Sivilce ve aknelerin kurutur. Tonik olarak kullanılır. Dengeleyici ve yatıştırıcı özellikleri vardır.
ADAÇAYI:az söktürücü, ter kesici, ,idrar arttırıcı etkileri vardır. Yara iyi edici ve antiseptik olarak kullanılmaktadır. Bebeklerde gaz gidericidir. Regl dönemi sıkıntılarına iyi gelir. Uyku verici ve iltihap giderici özellikleri vardır.
SEDİR : Gerilimleri yatıştırır. Genellikle meditasyon aracı olarak kullanılır. Balgam söker,sakinleştirir ve gençleştirir.
DEFNE: Antiseptik ve gaz giderici özellikleri vardır. Terletici ve antiseptik özelliklere de sahiptir. Saç ve kafa derisi tedavilerinde kullanılır. Saç büyümesine etki eder.
HAVUÇ YAĞI: Cildin bozulmasını önler. Güneş yanıklarının iyileşmesine yardımcı olur. Hücre yenileyici, idrar arttırıcı, kan temizleyici, kan yapıcı ve kolesterolü düzenleyici etkiye sahiptir. Karaciğer ve safrakesesine iyi gelir.
MELİSA: Terletici,kas gevşetici,sinirleri yatıştırıcı ve ateş düşürücü özellikleri vardır. Nefes darlığı ve astımda da kullanılır.
ÇAM: Balgam söktürücü,terletici ve antiseptik özellikleri vardır. Kaslarla ilgili ağrılara iyi gelir ve ferahlık verir. Astım,bronşit,soğuk algınlığı ve gut hastalığı için kullanılır.
SARMISAK:Mikrop öldürücüdür. Yüksek tansiyonu düşürür. İştah açar. Hazmı kolaylaştırır. Kabızlığı giderir. Kanı temizler, kalp adalesini kuvvetlendirir. Siyatik varis, romatizma, mafsal iltihabında faydalıdır. Ayrıca saç uzamasını sağlar, dökülmesini önler. Saçkıran hastalığına iyi gelir.
HİNDİSTAN CEVİZİ :Hazmı kolaylaştırıcı, bulantı ve kusmayı giderici etkilere sahiptir. İltihaplanmaya karşı etkili olması nedeniyle eklem ve kas ağrılarına, romatizmaya karşı haricen kullanılır. Fiziksel yorgunluğu giderici etkiye sahiptir. Saç dökülmesinde de etkilidir. Ayrıca pastalara esans olarak kullanılır.
KAYISI:Akneleri temizler, cilde canlılık verir. Nemlendirici özelliğe sahiptir. Bağırsak parazitlerinde etkilidir.
MENEKŞE: Mikrop kırıcıdır. Cilt hastalıklarında kullanılır. Egzama ve saç dökülmesinde etkilidir. Kuru saçları nemlendirir, parlaklık ve canlılık verir.
ITIR: Dengeleyici ve sakinleştiricidir. Her tür cilt sıkıntısına iyi gelir. Hormon dengeleyici ve adet sıkıntılarına iyi gelen ıtır bedenin su tutmasına yardımcı olur. Selülit için etkindir.
GREYFURT : Kafa karışıklığı, kıskançlık ve hayal kırıklığı gibi olumsuz düşünce durumlarında ilaç olarak kullanılır. Greyfurt, bu durumları yok eder ve canlandırıcı karakteri ile kararsızlık, sürüncemede bırakma ve geçmiş için kaygılanma durumlarında fayda sağlar. Manik ve depresif arasında gidip gelen durumlarda yardımcıdır.
05 Haziran 2009 Cuma
BU KİTABI OKUMANIZI İSTERİM

Ruhsal Gelişim ve Kader
Hiçbirimiz boşuna yaratılmadık...
Hiçbirimiz boşuna yaratılmadık ve hiçbir şey,hiçbir olay tesadüf değil....Bir an için koşuşturmaya ara verin ve geriye doğru yaslanıp düşünün:Niçin yaratıldınız?Neden şimdi ve neden bu gezegene gönderildiniz?Bir gün siz de ölümü tadacaksınız.Peki o ana hazır mısınız?Maddi değerler ölüm denilen boyut değiştirmede işinize yarayacak mı?Yoksa kredi kartları,etiketler ve mevki aslında bir sınav mı?Maddesel dünyadan kopmak doğru mu?Maddesel dünyadan kopmadan ruhsal yapımızı va özümüzü nasıl besleyebiliriz....Ruhsal Gelişim ve Kader'in yazılma amacını Ender Saraç,"Acı çeken çok sayıda kişinin acılarını hafifletmek,kendilerini farklı acıdan tanımalarını ve başkalarına bağımlı olmadıkları gerçek bir mutluluk yaşamalarını sağlamak" olarak belirtiyor...
Kitabı okuduğuzda cevabını bulacağınız konular şunlar:*Kader nedir?(Spermin ovumu döllemesi)*Yedi bilinç hali nelerdir?*Kader programı ve bilinç düzeylerinin ilişkisi...*Beynin ne kadarını kullanabiliyoruz?*Acı nedir? Gerçekte acı var mıdır?*Astroloji / yıldızname kader programımızla ilgili ipucu verebilir mi?*Başkalarına her zaman yardım etmek,sürekli herkese iyi davranmak doğru mu?*Üstbilinç hallerine geçmek mümkün müdür?*Kişisel yazılım programımıza enerji transferi yapabilir miyiz?*Meditasyon nedir?*Chanting / Zikir (kelime veya ses tekrarı)*Evrensel enerji:Taici Çüen*Biyoenerji...*Astrolojide gezegenler ve evler neyi temsil ediyor?*Dinler üzerine...*Beden sağlığının ruhsal gelişime etkisi...*Reenkarnasyon (yeniden bedenlenme) var mı?*Kaçınılmaz gerçek : ÖLÜM....
20 Mayıs 2009 Çarşamba
7 GÜN BUNLARI YAPIN ZEKANIZ PARLASIN!
7 günde Einstein gibi olmanın yolları:
Hangimiz bir gün yataktan kalkıp da daha akıllı olduğumuzu görmek istemeyiz ki? Bu dilek her ne kadar ütopik olarak görülse de bir bilim adamının yöntemi, 1 hafta gibi kısa bir sürede, zekayı yüzde 40 oranında artırmanın mümkün olduğunu ortaya koydu. Beynin herhangi bir kas gibi olduğunu ve egzersizlerle güçlenebileceğini öne süren İskoçya’daki Edinburgh Üniversitesi’nin Biyomedikal Bölümü’nden Prof. Mark Lythgoes’in 1 hafta süren programı BBC’de yayınlandı. Programa katılan 100 kişinin IQ’larında, yüzde 40 oranına varan artış görüldü. Bu artış katılımcıların programa katılmadan önce girdikleri testle, programdan sonra uygulanan test sonuçları karşılaştırılarak elde edildi.
İşte bir haftalık program
Cumartesi: Dişinizi her zaman kullandığını elinizle değil, diğeriyle fırçalayın. Ve gözünüzü kaparatak duş alın.
Pazar: Sabah saatlerinde bulmaca çözün. Ve kısa yürüyüşe çıkın.
Pazartesi: Akşam yemeğinde yağlı balık yiyin. İşe ya yürüyerek ya bisikletle ya da daha önce kullanmadığınız bir araçla gidin.
Salı: Sözlükten bilmediğiniz sözcükleri öğrenin. Ve bunları günlük konuşmanızda kullanmaya çalışın.
Çarşamba: Yoga, Pilates ya da meditasyon derslerine katılın. Daha önce tanımadığınız bir insanla konuşun.
Perşembe: İşe daha önce kullanmadığınız bir yoldan gidin. Televizyondaki ciddi bilgi programlarını izleyin.
Cuma: Alkol ve kafein tüketmekten kaçının. Alışverişe çıkarken listeyi ezberlemeye çalışın.
16 Mayıs 2009 Cumartesi
SEZGİ Mİ, AKIL MI?
Sezgilerimizi dinleyerek aldığımız kararlar, çoğu zaman uzun uzun düşünerek aldıklarımızdan daha iyidir... Birbirinden ilginç deneyler yapan beyin araştırmacıları böyle diyor. Hatta sezgilerimiz olmasaydı, karar verme mekanizmamız doğru dürüst işlemezdi bile.
Birbirinden ilginç testler, deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleriyle bilinçaltının karanlığı aydınlatılmaya çalışılmakta. İster eş seçimi, ister yeni bir ayakkabı ya da yiyecek seçimi olsun burada bilinçsiz olarak ortaya çıkan yaratıcı kuvvetlerin dünyası söz konusu.
Borsa hakkında hiçbir fikri olmayan deneklerin çoğu doğru seçim yapmışlar. Plessner, "Sezgilerimiz bıçak gibi çalışıyor, ama aklımız zayıf" diye değerlendiriyor bu sonuçları.
Soğuk bir kış günüydü. İki gün sonra yola çıkması gerekiyordu. Her zaman uçakla seyahat eden Filiz Hanım, bu sefer hiç düşünmeden trenle gitmeye karar verdi. Bu sezgisel karar genç iş kadınının yaşamını kurtardı. Filiz Hanımın her zaman bindiği uçak düşmüş, yolcuların birçoğu ölmüş, geriye kalanlarsa ağır yaralanmıştı.
Ahmet Bey iki kadını birden seviyordu, fakat kadınlar bir gün bu sırrı öğrendiler. Ve Ahmet Bey "ya o, ya ben" tehditlerine daha fazla dayanamayıp bir liste hazırladı. Bu listede iki kadının özelliklerini sıraladı, A hanımın özellikleri uzun vadeli bir birliktelik için gayet uygun görünüyordu, onunla mutlu olabilirim diye düşündü önce. Ama sonra birdenbire elindeki listeyi yırtıp atıverdi. Kalbi, doğru kadının B hanım olduğunu söylüyordu ve o da kalbinin sesini dinleyerek uzun yıllar mutlu bir beraberlik yaşadı.
Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün, hemen hemen hepimizin buna benzer bir veya iki anısı vardır.
Birkaç saniye içinde hiç düşünülmeden alınan kararlarla elde edilen olumlu sonuçları, genelde şans veya rastlantı olarak değerlendiririz.
Fakat bilim adamlarının görüşü farklı. "Sezgisel kararlar, genelde uzun uzun düşünerek alınanlardan çok daha iyidir" diyor mesela Max-Planck Eğitim Bilimleri Enstitüsü sezgi araştırmacısı Gerd Gigerenzer. Elbette ki bilim adamının yirmi yılı aşkın araştırma sonucunda bulduğu çözüm: Kalbinin götürdüğü yere git! değil.
Gigerenzer ve dünyanın diğer bölgelerindeki psikologlar, kavram bilimciler ve beyin araştırmacıları, düşüncelerimize, duygularımıza ve sezgilerimize dayanan süreçleri çözerek, sezgisel kararların birçok durumda, hesaplı kitaplı kararlardan daha doğru olduğunu görüyorlar. Mesela Princeton Üniversitesi'nden Jonathan Cohen , şu sıralar sezgisel kararlar sırasında işleyen nöronsal süreçleri araştırıyor.
Birbirinden ilginç testler, deneyler ve beyin görüntüleme yöntemleriyle bilinçaltının karanlığı aydınlatılmaya çalışılmakta. İster eş seçimi, ister yeni bir ayakkabı ya da yiyecek seçimi olsun burada bilinçsiz olarak ortaya çıkan yaratıcı kuvvetlerin dünyası söz konusu.
Bilinçsiz kararlar genelde her zaman bilinçli kararları tamamlıyorlar ve araştırmacılar gerçekten de sürpriz sonuçlarla karşı karşıya kalıyorlar. Örneğin bir araştırmada öğrenciler birkaç dakika içinde bir öğretmenin, dersi mantıklı bir şekilde anlatıp anlatmadığına karar vereceklerdi.
Sonuç mu? İlginç bir şekilde ani karar verenler, dersi bir saat kadar dinleyenlerden daha iyi tahminde bulundular diyor bilim adamları. Diğer bir araştırmada ise yeni tanışan ve sadece altı dakika konuşmalarına izin verilen çiftlerden birbirlerini değerlendirmeleri istenmiş. Burada da birbirlerini çok daha kısa bir süre için görenler daha başarılı olmuşlar.
Seksenli ve doksanlı yıllardaki araştırmalardan sonra beyin araştırmacıları, bilincin aslında alınan kararların sadece küçük bir kısmı için yeterli olduğunu buldular. Mesela hiçbir şey yapmadan koltukta oturan bir kişi bile, en az o kadar duyu hücresinden bedenden beyne gönderilen 11 milyon duyu algısının "bombardımanına" uğruyor.
Buna koltuğun, sırtına yaptığı baskı, saatin çalışması ya da az önce yemiş olduğu köftenin tadı da dahil. Bu tür algılar genelde çok hızlı kararlar gerektirir. Oturmalı, kalkmalı mı? Camı açık mı bırakmalı, yoksa kapamalı mı? Bilincimiz aynı anda en fazla 40 duyu algısıyla başa çıkabiliyor. Geriye kalanlar tamamen çalışma kapasitesi yetersizliği yüzünden beyindeki "otomatik pilot" tarafından değerlendirilmekte.
AKLIN GÜCÜ
Burada söz konusu olan "duygusal zekâ" ya da "sosyal yetinin" yeniden keşfi değil. Her gün almak zorunda kaldığınız yüzlerce küçük ve büyük kararlar mercek altına yatırılıyor. Yani her şey insan ve düşünce üzerine dönüyor.
Ancak bilincin karar almada sanıldığı kadar etkili olmaması, aklın gücüne olan inancın sarsılmasına neden olduğu gibi insanları kandırılmaya da eğimli kılmakta. Bilim adamlarının ve reklamcıların satın alma isteğini beynin bilinç bölgesinden sezgisel bölgeye taşıyarak, iyi tüketiciler yaratma çabası "nöro-pazarlama" olarak adlandırılmakta.
Duyguların davranışlar ve düşünceler üzerindeki etkisinin ne kadar önemli olduğunu Iowa Üniversitesi nöroloğu Antonio Damasio göstermişti aslında. Bilim adamı çığır açan bir araştırmayla böylece duygularımızın zekâsına ulaşan ilk bilim adamı oldu. Damasio, deneklerin önüne dört deste kağıt koymuştu. İki destenin kâğıtları (A ve B) daha büyük kazançlar verirken, diğer desteler ( C ve D) daha az kazanç sağlıyordu. Ancak tüm destelerde kayıplar da söz konusuydu. Ve Damasio bu kâğıt oyununu, C ve D destelerinden yararlanılmasıyla, daha kârlı olabilecek şekilde ayarlamıştı. Oyundan önce deneklerin ellerine, bir tür yalan detektörü gibi işleyen elektrotlar yerleştirilmiş. Denekler ilk başta hangi destenin ne kadar kazanç getireceğini anlamadıysalar da 50. elden sonra bazıları A ve B desteleriyle oynamanın "herhangi bir nedenle riskli" olduğuna karar vermişler. Ve yalan detektörü sürpriz bir şekilde, oyuncuların A ve B destelerindeki onuncu karta uzandıklarında alarm çalmıştı. Yani sezgi, bu iki destenin riskli olduğunu bilinçten önce kavramıştı. Duygular asla lüks değildir, bilhassa onlar olmadığı zaman şaşkın bir vaziyette ortada kalırdık diye değerlendiriyor bu durumu Damasio.
Bilim adamı aynı kâğıt oyununu kaza ya da inme gibi hastalıklar yüzünden burun ve alnın arkasında kalan beyin bölgesinde ("ventromedial prefrontal korteks") bozukluk taşıyan hastalarla da oynayınca, ellerinin asla diğer deneklerde olduğu gibi terlemediği ve davranışlarının değişmediğini görmüş. İşte Damasio bu nedenle söz konusu beyin bölgesinin, nöronsal süreç içindeki karar mekanizmasında, başlıca rolü üstlendiğini düşünüyor. Anlaşıldığı üzere ventromedial prefrontal korteks, duygu ve akıl arasındaki bağlantıyı oluşturmakta. Limbik sistemde oluşan duygular, burada büyük beyin kabuğundaki rasyonel düşünce ile bağlanmakta. Damasio, bu bağlantı olmadığı zaman insanın "engelli" olduğuna inanıyor. İnsan sadece aklıyla hareket edemez diyor.
DUYGULAR BİLGİYİ NERDEN EDİNİYOR?
Peki ama duygular bilgileri nereden elde ediyorlar? Yani hangi kâğıt destesinin riskli olduğunu nereden biliyorlar? Duygu dünyası yoksa her türlü kazancı ve kaybı düzenleyen bir tür muhasebeciye mi sahip? Alman psikolog Henning Plessner 'in, tahmini tam da bu yönde. Bilim adamı araştırmalarıyla, bilinçsiz öğrenme yetisinin olağanüstü potansiyelini kanıtlamayı başardı. Bu amaçla deneklerini reklam yayınlarının karşısına oturtmuş. Bilim adamının amacı aslında deneklerin aklını karıştırmak idi. Bazı televizyon kanallarında olduğu gibi reklam görüntülerinin altında borsayla ilgili bilgiler geçiyordu banttan.
Bunların akılda kalması imkânsızdı, ayrıca deneklere sadece reklamlarla ilgili sorular soracağımı söylemiştim diyor Plessner. Fakat asıl amacı banttan geçen borsa senetlerinden hangilerini satın almak istediklerini öğrenmekti. Ve sonuçlar gerçekten de şaşırtıcı olmuş. Borsa hakkında hiçbir fikri olmayan deneklerin çoğu doğru seçim yapmışlar.
Plessner, "Sezgilerimiz bıçak gibi çalışıyor, ama aklımız zayıf" diye değerlendiriyor bu sonuçları. Anlaşıldığı üzere denekler, borsa bilgilerini bilinçsiz olarak öğrenmişlerdi. Beyin araştırmacıları "priming" olarak adlandırdıkları bu bilinçsiz öğrenme yetisini ilk olarak, hatırlama yetisini yitiren amnezi hastalarında keşfetmişlerdi. Hastalar bir sorunun yanıtını öğrendikten bir müddet sonra daha önce kendilerine sorulan soruyu hatırlamasalar da aynı soruyla karşılaştıklarında doğru yanıtı veriyorlar.
Tıpkı amnezi hastalarında olduğu gibi sağlıklı insanların beyinlerinde de bilinçsiz bir veri belleği işlemekte. Bu özellikle de bilincin narkoz nedeniyle devre dışı kaldığı durumlarda kendini belli ediyor. Ameliyat masasında hastalara belli başlı sözcükler okuyan beyin araştırmacıları, hastaların uyandıktan sonra aynı kelimeleri kullandıklarını görmüşler.
Ancak beyin bilinçsiz olarak sadece bilgi toplamakla kalmayıp, onları tartıyor, değerlendiriyor ve sınıflandırıyor da. Bilinçsiz karar verme yetisi özellikle de mimiklerdeki sinyallerde çok iyi işlemekte.
Çünkü insan, yüz ifadelerini okumak konusunda başka hiçbir alanda olmadığı kadar ustadır. Beyinde, sadece yüzlerdeki belli başlı ifadeleri algılamaktan sorumlu olan bir bölge bulunuyor. Gyrus fusiformis bölgesini evrim boşu boşuna bu şekilde yaratmamış. Çünkü insan yüzü, konuşulandan çok daha fazlasını söyleyebilir. Aklımız sözcüklerle uğraşırken, bilinçaltımız alın, ağız ve gözlerdeki minik ama çok anlamlı hareketleri takip ediyor.
MİMİKLER VE DUYGULAR
Kaliforniya Üniversitesi'nden Paul Ekman yüz kaslarından tam 43 tane hareket birimi ve aynı zamanda da mimik dilinin oluştuğu kelimeleri bir araya getirmiş. Bu hareketlerden beş tanesinden 10.000'in üzerinde yüz ifadesi çıkarmak mümkün. Gerçi birçoğu pek bir şey söylemiyor ama en azından 3000 tanesi korku, sevinç, iğrenme ya da yalan gibi duyguları açığa çıkartıyor.
Bununla birlikte sezgiler hakkındaki uzmanlık bilgisi mimiklerin gizlerinden çok daha fazlasından ibaret. Beynin sezgisel gücü, dünya hakkında çok sayıda bilinçsiz bilgiden oluşmakta. Bilim artık yeni görüntüleme sistemleri sayesinde, beyindeki sezgisel kararların nerede ve nasıl alındığını saptayabiliyor.. Denekler, beyne muazzam bir manyetik alanın yansıdığı tomografi tüpüne benzer bir aygıta yatırıldıktan sonra, bilim adamları sinir hücrelerinin etkin olduğu bölgeleri kesin bir şekilde saptayabiliyorlar. Fonksiyonel çekirdek spin tomografisi olarak adlandırılan bu yöntemle yapılan testlerden biri şöyle: Deneklere noktacıklardan oluşan motifler gösteriliyor ve denekler sadece 40 milisaniye sonra hangisinin bir objeyi gösterdiğini bulmak zorundalar.
Zaman çok kısıtlığı olduğu için denekler sezgilerine göre hareket ederek yanıt veriyorlar. Bu tür testlerde 20 ila 30 motiften sonra verilen yanıtlar genelde doğru. Deney sırasında beyin etkinliklerini inceleyen bilim adamları, sinir hücrelerinin gyrus fusiform, hippocampal gyrus, anterior claustrum gibi bölgelerde etkinleştiklerini görseler de, en çok da medial orbitofrontal korteks bölgesiyle ilgileniyorlar. Bu bölge tam olarak göz boşluğunun üzerinde, alnın arkasında yer almakta.
EVRİMSEL AÇIDAN BEYİN
Beyin araştırmacıları artık bazı durumlarda sadece tomografiye bakarak bile bir deneğin ne şekilde karar aldığını görebiliyorlar. Bu alanın ilk uzmanlarından biri Princeton Üniversitesi Beyin, Düşünce ve Davranış Araştırmaları Merkezi'nden Jonathan Cohen . Bilim adamı sezgiyle ilgili deneyler sırasında özellikle de beynin bazal bölgesinde önemli bir etkinlik görüyor. Bu bölge evrimsel açıdan da beynin daha eski kısmında yer almakta ve her şeyden önce duygusal reaksiyonlardan sorumlu. İnsanlar genelde sezgilerine güvenmeye hazırlar. Ve bu şekilde karar alma yetisi milyonlarca yıl içinde gelişerek kalıcı olmuştur diye açıklıyor Cohen.
Fakat özellikle de modern endüstri ve bilgi toplumunda, insanları hatalı yola sürükleyebiliyor. Sonuçta insan yaşam biçimini, beynin takip edebileceğinden çok daha hızlı değiştirmekte. Sezgisel düşüncenin zayıf tarafını yakalamaya çalışan bilim dalı nöroekonomi olarak adlandırılmakta. Nöroekonomi üzerine ilk uzmanlaşan bilim adamlarından biri olan Princeton Üniversitesi psikologu Daniel Kahneman, 2002 yılındaki çalışması için Ekonomi Nobel ödülünü almıştı. Psikolog, sezgilerimize bazen güvenebileceğimizi ama bazen de güvenemeyeceğimizi söylüyor, özellikle de söz konusu para olduğunda. İnsanın en karakteristik davranışlarından biri, risklerden çekinmesi diyen Kahneman, bunu bir testle de kanıtlamış. İnsanlar güvenli bir kazancı daha düşük bile olsa elde edilmesi daha zor olanına tercih ediyorlar. Kayba bağlı korku, bir kazanca duyulan sevincin iki katı kadar. Bu durum hisse senetlerindeki artışın tahmin edilmesi sırasında sorun yaratıyor. Senetler yükseldiğinde, insanlar kazancı almak için gereğinden erken davranıyorlar. Oysa değeri düşen senetlerde tamamen farklı bir etki çıkıyor ortaya. Denekler 90 liralık güvenirli bir kazanç ve %90 olasılıkla elde edebilecekleri 100 liralık kazanç arasında tercih yapmaları gerektiğinde ikinci alternatifi seçerek, %10'luk olasılığa umut bağlıyorlar. "Birdenbire kaybetme korkusu yüzünden her şeyi tehlikeye atmaya hazır hale geliyorlar" diye açıklıyor bu durumu Kahneman. İnsanın diğer bir eğilimi de kötü sonuçlar doğurabilir. Geleceği görme yetisine çok fazla güvenmesi halk ekonomisi üzerinde son derece etkili olmakta diyor Kahneman. Firma kurucularının %80'i piyasada yerlerini sağlamlaştıracaklarına inanmasına rağmen, %75'i beş yıl sonra piyasadan silinmekte. Ama doğuştan var olan bu iyimserlik olmasaydı, ne şirketler dünyası ne de ekonomi dinamiği bu boyutta olmazdı. Bununla birlikte bu fenomen, şirketlerin, risklerini yeterince iyi tahmin edememelerine yol açmakta. Bu iyimserlik borsada sürekli bir hareketlilik yaratmakta. Borsaya yatırım yapanlar, hep %100'lük fikirlere sahip olduklarına inanıyorlar diyor Kahneman. Bir Discount-Broker'in (Discount Broker-Müşteriler adına menkul değer alım satımı yapan ve diğer aracılardan daha düşük komisyon veren komisyoncular) on bin transaksiyonuyla ilgili analizler, borsada oynayan insan sayısının artışıyla birlikte başarı oranının da buna bağlı olarak düştüğünü göstermiş. Kavram bilimcilerin, insan beyninden çıkardıkları tabloya göre, sezgilerin verdiği bilgiler insanın kendi çevresinde daha iyi yol bulmasını sağlamakta, ama öte yandan da mantığı hiçe sayıyor. Yale Üniversitesi psikoloğu John Bargh , aklın ikinci düzleminin, davranışları ne şekilde kontrol altına aldığını bir video kamerayla belgeledi. Bargh, algıların ne şekilde beyne girip, davranışları etkisi altına aldıklarını göstermek için San Francisco havaalanında bekleyen yolculardan rasgele birkaç tanesini seçerek bir psikoloji testine katılmalarını rica etmiş. Bu insanların yarısına en iyi gençlik arkadaşı, diğer yarısına ise işten sonra birlikte bira içmeyi en az isteyeceği bir iş arkadaşı sorulmuş. Denekler hiç farkında olmadan manipüle olmuşlardı. Kendilerine arkadaşları hatırlatılan deneklerin neredeyse tümü, ikinci araştırmaya katılmaya hazırdılar. Oysa sevmedikleri bir iş arkadaşını düşünmek zorunda kalanlar, ikinci bir araştırmaya katılmaya yanaşmamışlar. Arkadaşını düşünmek kişileri işbirlikçi kılarken, sevilmeyen iş arkadaşının düşüncesi tam tersi bir etki yaratmıştı. Bargh, bilinçsiz değerlendirme ve davranış arasında çok kısa bir yolun bulunduğunu söylüyor. Çünkü bilinçaltı, beynin hareketlerden sorumlu merkezine doğrudan doğruya bir kanal açıyor. Kaslar otomatik olarak iyi şeylere yaklaşırken, kötülerden uzaklaşıyorlar. Bu durum aslında hayatta kalmayı garantileyebilir, ama aynı zamanda manipülasyona da izin vermekte. İnsanları ne şekilde etkileyebileceğimizi bildiğimizde elimizde müthiş bir enstrüman var demek diyor bilim adamı. Piyasa stratejileri bugün daha çok gerçeklerle geliştirilmekte ve bunlar yakında çekirdek spin tomografilerinden elde edilecek. Bir Amerikan firması kısa bir süre önce "Brainbranding" olarak isimlendirilen bir program başlattı. Bu düşünceyle doğrudan doğruya tüketicinin beynine ulaşılmaya çalışılmakta. Sonuçta bir marka için karar kılarken insanlar son derece sezgisel davranırlar. Bu durumdan Coca Cola firması da yararlanmakta. Çekirdek spin tomografi tüpünde yatan deneye hortumla markaları söylemeden Pepsi ve Coca Cola içirildiğinde, denekler genelde ilk içtikleri gazozu daha çok beğeniyorlar. Gerçekten de Cola'nın rakibi, nöronsal ödüllendirme merkezinde beş misli güçlü reaksiyon göstermekte. Fakat markalar açıklandığında, denekler Coca Cola'yı daha çok beğendiklerini söylüyorlar. Ve tomografi ekranında bu sefer, kararın beğenilmesi ve insanın kendi görüntüsünün işlendiği medial prefrontal korteksin etkinleştiği görülmekte. İnsanların tercih ettiklerin markalar, bir yerde kendilerinin bir parçasıdır diyor Alman beyin araştırmacısı Ernst Pöppel. Pazarlaması bu noktaya gelen bir firma savaşımı kazanmış demek, bundan sonra müşterinin bağlılığı hiçbir sınır tanımaz. Bilim adamı güçlü bir markanın beyinde çok özel bir motif bıraktığına inanıyor ve araştırma ekibiyle şimdi markalar için bu "meta ölçüsünü" bulmaya çalışıyor. Müşterinin beyninde bu motifin ne şekilde oluşturulabileceği bulunduğu taktirde, reklamlar ve pazarlama stratejileri çok daha başarılı olacak. Ayrıca beyin araştırmalarıyla elde edilen sonuçlar dikkate alındığında, televizyon ve sinema spotlarının birçoğu daha etkili bir şekilde hazırlanabilecek. Çekirdek spin tomografisiyle yapılan deneylerle örneğin, hemen spotun başında gösterilen markanın çok daha akılda kalıcı olduğu anlaşılmış.
Beyin araştırmacıları öte yandan ödüllendirme merkezinin en iyi ne şekilde etkinleşeceğini bile buldular. Mesela tüketici ikramiyelerle kandırılacaksa, önce bedava alışveriş fişi gibi küçük bir hediye verilmeli ve bundan sonra örneğin tatil gibi büyük bir ikramiye sunulmalı diyor araştırmacılar. Bu sunumlar, Nucleus accumbens bölgesindeki sinapsları elektrokimyasal fişek gibi harekete geçirmekte. Ayrıca ekstrovert (dışa dönük) tipler kendilerini ödüllendirmeyi daha çok seviyorlar. Bu konuda yapılan diğer araştırmalarla alışveriş sırasında cingulum anterior bölgesi, dahili bir kontrol merkezi gibi hareket ederek, aklımızın belli başlı davranışa karşı iyi nedenler gösterdiği zaman tepkisel davranışları baskılar. Fakat, ikramiye levhası, daha yüksek fiyatla satılan ürünün üzerinde yanıp söndüğünde, tüketicinin mantığı devre dışı kalmakta. Tüketici davranışlarıyla ilgili deneyler arttıkça, pazarlamacıların da şansı artacak. Tabii nöropazarlama araştırmaları sadece reklam endüstrisinin işine yaramayacak. Tüketiciler nörolojik taktikler hakkında ne kadar çok şey öğrenirlerse, kendilerini baştan çıkaran reklamlardan o kadar iyi koruyabilecekler.
14 Mayıs 2009 Perşembe
MAHALLE BASKISI-ALEV ALATLI
Evet, bir zamanlar, yarım asır kadar önce bir zamanlar, eteği açılan yeni yetme kızları "adam gibi otur, başımızı derde sokma!" diye uyaran abiler vardı.
Yaşlı teyzelerin, "oğlum, bana bir ekmek alıver" diyerekten bakkala gönderiverdikleri, yaşlı amcalar yanlarından geçip giderlerken sigaralarını saklayan, yabancı konuklara gidecekleri adrese kadar refakat etmeyi görev sayan abiler.
Hırsızların peşinden seyirten, komşularına sahip çıkan abiler. Kolluk kuvvetlerinin "polis amca", izne çıkan erlerin "asker abi" oldukları zamanlar. Okula yayan yürünen zamanlar. Hocaların vurdukları yerde güllerin bittikleri zamanlar. Bayram hediyesinin mendil olduğu, oyuncaksız zamanlar. "Deli saraylı" Fitnat Hanım'ın son deliliğinin, imamın oğlunun haylazlığının dile düştüğü zamanlar. Kapı komşu Rum, Yahudi ya da Ermeni ailesiyle keyifsiz olmayan bir tecessüsle ilişki kurulduğu zamanlar. Kapı komşu subay ailesinin tayininin çıkmasının sohbet malzemesi olduğu zamanlar. Hanımlardan "hanım," beylerden "beyefendi" gibi davranmalarının istendiği zamanlar. "Hanım"sız, "bey"siz, "hanımefendi"siz, "abi"siz, "amca"sız, "yenge"siz, "efendim"siz konuşulmadığı zamanlar. "Arz ederim"in, "estağfurullah"sız bırakılmadığı zamanlar. Büyükler konuşurlarken çocukların susmaları beklenen zamanlar. "Arsız" çocukların kulaklarının çekilmesinde sakınca görülmeyen zamanlar. Tek çocukta kalmanın yanlış olduğuna inanılan zamanlar. Çocuksuzluğun acıma uyandırdığı zamanlar Büyüklerin çocuklarınkinden ayrı bir yaşamları olduğunun teslim edildiği zamanlar. Çocukların her yerde görülmedikleri zamanlar.
Terk ettiğimiz o güzel hasletler
Küfrün yüz kızarttığı zamanlar. Latifeye latif gerektiğinin düşünüldüğü, küfrün mizahtan sayılmadığı zamanlar. El yazısının inciliğinin, doğru noktalamanın prim yaptığı zamanlar. Öğretmenlerin ellerinin öpüldüğü zamanlar. Her onbeşlikten üçünün "şiir" yazdığı; Yahya Kemal'in, Nazım Hikmet'in dizelerinin ezbere bilindiği zamanlar. Tek radyonun uzun dalga "Ankara" radyosu, "tek" gazetenin "Cumhuriyet" olduğu zamanlar. Yurtdışını hariciyecilerden başka kimsenin görmediği zamanlar. Yabancı dil bilenin parmakla gösterildiği zamanlar. Kambiyo, kur, enflasyon gibi kelimelerin evlerden uzak durdukları zamanlar.
Erkeğin evin mutlak reisi olduğu zamanlar. Aile içi kavgaların, karakola taşınmadığı zamanlar. Babanın ailesini tek başına geçindirmesinin beklendiği zamanlar. Askerlik, şoförlük, polislik, profesyonel sporculuk gibi mesleklerin erkeklere özgü oldukları zamanlar. Annenin tüm mesaisini ailesine adamasının beklendiği zamanlar. Ev işlerinin sadece kadınların sorumluluğunda olduğu zamanlar. Kadınların kocalarından "beyim" diye bahsettikleri zamanlar. Sokak giysilerinin evde, ev giysilerinin sokakta giyilmediği zamanlar. Erkeklerde uzun saçın kuşku uyandırdığı, eşcinsellerden hazedilmediği zamanlar. Erkeklerin öğle yemeklerini evlerinde yedikleri zamanlar. Yemeklerin ailecek yendiği zamanlar. Çayın yanında ev kurabiyesi değilse, kenarları tırıklı pötibör bisküvisinin çıkarıldığı zamanlar. Şarap ve rakı şişelerinin mahalle bakkalının raflarında toz bağladığı, evde bulunması muhtemel tek alkollü içkinin "bayram likörü" olduğu zamanlar.
Bir yastıkta kocamanın kural olduğu, boşanmanın kuşku uyandırdığı zamanlar. Nikâh memurlarının "..hastalıkta, sağlıkta..." şeklindeki kilise nikâhı formülüne öykünmedikleri zamanlar. Evlilik dışı birlikteliklerin "günah" sayıldığı zamanlar. Evlilik dışı "birliktelik" yaşayanların toplumdışı edildikleri zamanlar. Evlilik dışı çocukların kabul görmedikleri zamanlar. Beyaz gelinliğin bakirelere özgü olduğu zamanlar. Evlenme cüzdanı göstermeksizin otellerde aynı odanın paylaşılamadığı zamanlar. "Sevgili" kelimesinin aziz tutulduğu zamanlar. Metres hayatı yaşamanın aşağılık sayıldığı zamanlar. Anne-babaların çocuklarının "arkadaşları" değil, "ebeveynleri" oldukları zamanlar. Genç kızların geceleri sokakta bir başına gezmedikleri zamanlar. Kızların "sevgili"lerinin varlığının duyulmazdan geldiği zamanlar.
Hamileliğin mahremiyetten sayıldığı zamanlar. Herkesin önünde emzirmenin yakışıksız olduğu zamanlar. Kamuya ait alanlarda ve medyada çıplaklığın ayıp sayıldığı zamanlar. Saçların, beyazları kapatmak için sadece kendi rengine boyandığı zamanlar. Giysilerin yazısız, markaların giysilerin içinde saklı olduğu zamanlar. İç çamaşırlarının gözlerden uzakta kurutulduğu zamanlar. Kadın pedlerinin, prezervatiflerin açıkta satılmadığı zamanlar. Kadınların ortalık yerde göbek atmadıkları zamanlar. Kadınların sevdikleri şarkıcıları oturdukları yerden dinledikleri zamanlar. Sahneye fırlamanın, şarkıcıyı öpmeye kalkışmanın düşünülemez olduğu zamanlar. "Hayat kadınları"nın saçlarının oksijen sarısından tanındığı, örtülü türlerine rastlanmadığı zamanlar. Büyüklere ve yabancılara "siz" diye hitap edildiği zamanlar. Sunucuların birbirlerini ilk isimleriyle çağırmadıkları, işyerlerinde "hanım, bey ya da efendim" sözcüklerinin yasaklanmadığı zamanlar. Pazarcı teyzelerin el örgüsü yeleklerinin altından üzerinde "I'm a sex machine" gibisinden bildiriler yazılı tişörtlerin sırıtmadığı zamanlar. Politikacıların saç ektirmedikleri, miyop gözlerini çizdirmedikleri, imaj-yapımcısı türünden mesleklerin olmadıkları zamanlar. "Üzüm üzüme bakarak kararır", "kızını dövmeyen dizini döver", "işten artmaz dişten artar" türünden atasözleriyle eğitildiğimiz zamanlar. "Haram, helâl ver Allah'ım, çoluk çocuk yer Allah'ım"ın yakarışının "tövbe, estağfirullah"la püskürtüldüğü zamanlar. Sokakta yemek yemenin günah sayıldığı zamanlar. Komşulardan nezaket beklendiği, "ev alma komşu al" düsturunun şiar olduğu zamanlar. "Ekonomik suç" kavramının bilinmediği, istifçiliğin, tefeciliğin, kazıkçılığın yüz kızarttığı zamanlar. Eve sarı zarf getiren postacıdan utanıldığı zamanlar...
1950'lerden itibaren terk etmeye koyulduğumuz yaşam biçimimizden şöyle bir toplarladığım enstantaneler bunlar; kentleşme hızıyla doğru orantılı olarak geride bıraktığımız yaşam biçimimizden. Aklıma düşmeyen kim bilir daha neler, neler vardır. Evet, doğru, toplam nüfusunun sadece % 21,3'ünün kentlerde yaşadığı 1950'lerde bireyler birbirlerine göre mesafe alır, mahalle abileri-aile büyükleri-öğretmen üçgeninin sözünden çıkmak yürek isterdi. Buna, başörtülü ya da başörtüsüz, giyim şekli dahil. Etek boylarının, yaka oyuklarının, kumaşların, pantolonların, hatta renklerin kabul edilebilirliklerinin bu sacayağı tarafından "kararlaştırıldığını" biliyorum.
Mahalle baskısı saçmalığı
Ne ki, kent nüfusunun % 29,7'ye yükseldiği '60'lara gelindiğinde, abilerin; % 38,4'i bulduğu '70'lerde öğretmenlerin; '80'lerden itibaren de aile büyüklerinin otoriteleri, kendilerinden daha büyük bir otoritenin, "küresel yaşam biçimi"nin karşısında duraksayıp, sendelemelerine tanık olduk. Küresel yaşam biçimi, önce mahalleyi dağıttı. Rahmetli Menderes'le tatbikata konulan çağdaş şehircilik anlayışı, başta Fatih ilçesinde olmak üzere, İstanbul'un mahalle iklimini yok etti. Bunu diğer kentlerimizdeki istimlaklar izledi. "Plaza"ların, "tower"ların, "MyCity"lerin, "Arkeon"ların, "Pelican Hill"lerin "mahalle" yerine geçtiği toplaşmalarda, esas olan mahalle kültürü değil, yüksek duvarlarla korunan ayrıcalıklı yaşam biçimleridir. Bu bağlamda, Fatih ilçesindeki filânca marketin içki reyonunu Ramazan günü örtü altında saklamış olması, ilçede mahalle baskısını etkin kılan "homojen" yapılanmanın varlığına değil, satıcının nezaketine değilse, ticari kaygılarına işaret eder. Geçen gün oruçlu Başbakan'dan içki ruhsatı almak için yardım isteyen dükkân sahibinin sergilediği umursamazlık, dilerseniz medeni cesaret, keza.
"Mahalle baskısı" olması için, "mahalle"nin olması gerekir. Nitekim, şehirleşme oranın 1990'da % 59,2'yi, 2000'de % 64,7'yi, 2005'te % 67,3'ü bulurken, küresel baskı daha da güçlendi, mahalle abilerinin yerini pop yıldızları, öğretmenlerin yerini sütun yazarları, aile büyüklerinin yerini başarılı işadamları aldı. Televizyonu, sineması, interneti, you-tube'u, i-podu, sporu, müziği, magazini, estetiği, yemeği ile takviyeli gelen küresel baskı, kentlerde, dar alanlarda, dipdibe yaşayan insanlar arasında daha hızlı ve kolay yayılırdı. Öyle, oldu. Neticeyi kelam, mahalle baskısı deveyse, çağdaş Batı'nın yaşam biçiminin baskısı, gerek nitelik, gerekse nicelik açısından fildir. Birleşmiş Milletler'in kentleşme tahminleri (2015'te % 71,9; 2030'da % 77,7) doğru çıkarsa, "çağdaş seçkinler"imiz nezdinde daha şimdiden "tek ölçü" olmak yolundaki estetik kıstaslar, beğeniler ve davranış biçimlerinin, kendilerini "evlerinde" hissedecekleri düzeylere varacak şekilde yayılması beklenmelidir. Sabretme sırası, onlardadır.
Alev Alatlı
12 Mayıs 2009 Salı
KIZIMIN OKUMA BAYRAMI HEYECANI...
Sevgili kızım Feyza'nın okuma bayramı görüntülerini ve heyecanını sizlerle paylaşmak istedim.Çocuklarımız öyle güzel bir program hazırlamışlardı ki,hepsini ayakta alkışladık.Feyza'cığım sunucu olmanın heyecanını yaşadı ve tabii bana da yaşattı.Çok başarılıydı,kızımla gurur duydum.Esentepe Koleji öğretmenlerine ve sınıf öğretmenimiz Şükran Değer'e verdikleri emekten dolayı teşekkür ediyorum.
10 Mayıs 2009 Pazar
ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN
Tüm annelerin Anneler Gününü kutluyor,hergünün anneler günü gibi olmasını diliyorum.
Bugün alışageldiğimiz “anneler günü” anlamında olmasa da anneler için yapılan kutlamalar Sümerlere dek dayandırılabilir. Matriyarkal (anaerkil) düzenin hüküm sürdüğü tarihin ilkçağlarından bu yana İştar, Kybele, Rhea ve daha bir çok yerel ve dönemsel isimlerle analık, doğurganlık niteliğiyle ön plana çıkmış ve doğanın uyandığı, yeniden doğduğu bahar mevsimi ile özdeşleşmiştir. Patriyarkal düzenin yerleşmeye başlaması zaman zaman kutlamaların içeriğinin ve şeklinin değişmesine ve hatta bazı dönemlerde gizli olarak yapılmasına sebep olmuşsa da kesintiye uğratamamış; her bahar coşkulu kutlamalar ve sunularla bir gelenek halini alarak binlerce yıl kesintisiz olarak sürmüştür.
Daha yakın tarihlere uzanacak olursak, günümüzden birkaç yüzyıl önce 1600′lü yıllarda İngilizler arasında “mothering sunday” adı ile, lent döneminin 4. Pazar günü kutlamalar yapılmaya başlandı. İçinde bulundukları dönemde zor koşullar altında yaşayan ve çoğu zaman çalıştıkları yerlerde barınan İngilizler bu özel günde izinli sayılırlar ve tüm günlerini evlerinde anneleri ile geçirirlerdi. Hatta biraz da hristiyan aleminin yortu geleneğinin etkisiyle olsa gerek “mothering cake” adını verdikleri bir tür pasta götürme adeti yerleşmişti.
Hristiyanlığın Avrupa’da yaygınlaşmasından sonra bu kutlama, onlara hayat veren ve kötülüklerden koruyan ruhani bir güç sayılan “Anneler Kilisesi” ni onurlandırmak amacıyla değişti. Zamanla kilise festivali Anneler pazarı kutlamaları ile birleşerek, beraber kutlanmaya başlandı.
Anneler günüyle ilgili ilk resmi kutlama önerisi, Amerika’da 1872 yılında Julia Ward Howe tarafından barışa adanan bir gün olarak tasarlandı. İlk defa Boston’da bir yürüyüş düzenlenerek kutlandı.1907 yılında Philadelphia’da Ana Jarvis, annesinin ölüm yıldönümü olan Mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması için bir kampanya başlattı. Bir sene sonra Philadelphia’da kutlanan Anneler Günü Ana Jarvis’in izleyenleri tarafından bakanlara, işadamlarına ve politikacılara ulaştırılarak ulusal olarak kutlanmaya başlandı.
1911 yılına gelindiğinde hemen hemen her ülkede kutlanmaya başlanmıştı. 1914 yılında ABD başkanı Wilson tarafından resmi bir açıklamayla Mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak duyuruldu.
Böylece Mezopotamya ve Anadolu uygarlıklarının binlerce yıl önce başlattığı gelenek 20. yüzyılın başından itibaren dünya çapında kabul görmüş oldu
06 Mayıs 2009 Çarşamba
LABRADORİT VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Zihnimizde bizi sınırlayan şeyleri aşmaya ve yeni keşifler yapmaya yardım eder.
-Sindirim sistemini destekler, özellikle mideyle ilgili düzensizlikleri giderir.
-Rahatlamamıza ve uyumamıza yardım eder.
-Hayret verici yetenekler geliştirir, görülen rüyaları hatırlamaya yardım eder.
-Metabolizmayı / Hücre emilimini dengeler. Hücrelerin gerekli besinleri dengeli bir şekilde ayrıştırmasını ve vücuda aktarmasını sağlar.Böylece ideal kiloya kavuşulmasına yardım eder.
-Bağışıklık sistemini yeniden oluşturur ve güçlendirir.
LEPİDOLİT VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Özsevgi ve özgüven geliştirir.
-Rahatlatıcı ve stres gidericidir. İç huzuru oluşturur.
-Kas spazmlarını ve ağrılarını hafifletir.
-Bedeni dinlendirir.
-Deride kırışıklık oluşturan kas çekilmelerini düzeltir, kırışıklıkları azaltır, kasları sıkılaştırır.
-Uykusuzluğa iyi gelir.
-Karabasan görmeyi engeller.
-Endişe ve kuruntuyu giderir, dinginlik ve mutluluk verir.
MORGANİT VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Merhamet, empati (başkalarının duygularını anlama), oto-kontrol sağlar.
-Duyguları dengeler, ayrılık acılarını hafifletir.
-Amfizem (doku ve organlar arasında hava kalması) için iyileştirici olarak kullanılmıştır.
-Astım için yararlıdır.
-Hücreleri onarıp yenileyerek bedeni gençleştirir.
-Bünyesinde bulunan Lityum gergin olunan günlerde yardımcıdır, kalbi korur.
-Değişken zamanlarda, sorunların çözümüne yardım eder..
PİRİT TAŞI VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Hafıza gücünü artırır.
-Anksiyete (huzursuzluk, korku, endişe...) için rahatlatıcıdır.
-Beden sıvıları üzerinde olumlu etkileri vardır.
-Beden organları ile salgı bezleri (ve salgıladığı hormonlar) arasında uyum sağlar.
-Blokajları (tıkanıklıları) açar.
-Belkemiğini (omurgaları ve omuriliği) korur.
-Allah vergisi yetenekleri bize tanıtmak için ayna görevi yapar.
-Özsaygı geliştirir.
TANZANİT VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Geleceği görme gücünü, önsezi yeteneğini, ruhsal bağlılığı artırır.
-Ruhsal korunma sağlar.
-Fiziksel ve zihinsel görme gücünü destekler.
-İşitme duyusunu güçlendirir.
-Depresyonun sıkıntılarını hafifletir.
-Aynı zamanda Zoisit taşının tüm yararlı enerjisini de içinde barındırır.
SAFİR VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Kişisel hırslardan uzaklaştırır.
-İnancı kuvvetlendirir.
-Aldatılmalardan, sahtekarlıklardan, düşmanca davranışlardan, nazardan korur.
-Çıban tedavisinde kullanılmıştır.
-Sinir sistemini düzenler, sinirleri sakinleştirir.
-Konsantrasyonu artırır. Düzenli düşünce oluşturur.
-Aşkta sadakati sağlar, yanlış davranışları engeller.
-Geleneksel tıbbi görüşe göre kişi sağlığını yeniler.
-Gerçek bütünleşmenin, samimi arkadaşlıkların, sadakatin, güvenilirliğin, kalıcı aşkın, özlemin, içten yapılmış nişanlanma ve evlenme tekliflerinin sembolüdür.
HEMİMORFİT VE FAYDALARI
Faydalarından birkaçı:
-Duyguları ve ruh halini yükseltir, keyiflendirir.
-Özgüveni güçlendirir.
-Eril ve dişil enerjiyi ve kalp ısısını dengeler.
-Ruhsal gelişme ve genişleme amacıyla kullanılmaktadır.
-Fiziksel sağlık için kullanılmaktadır.
-Melekût âlemiyle iletişim kurmaya yardım eder.
-Çakraların temizlenmesi ve dengelenmesinde diğer tüm kristallerin toplamından daha fazla yararlı olarak kabul edilmektedir.
-İletişim yeteneğini güçlendirir, kendini ifade etmeye yardım eder.































