Sizlerle bugün,ramazana özel bir yemek tarifi paylaşmak istiyorum.Bu yemeği ilk defa Kahramanmaraş'ta bir lokantada tattım.Geçen gün iftara ne yapayım diye düşünürken aklıma geldi ve denedim.Yemeğin aslı,köfte büyüklüğünde kıymadan yapılan kebaplık etle hazırlanıyor.Ben evdeki kıymayla hazırladım.Evde önceki günden kalan pideleri de böylece değerlendirmiş oldum.Tarifimiz 4 kişilik.23 Ağustos 2010 Pazartesi
YOĞURTLU KEBAP
Sizlerle bugün,ramazana özel bir yemek tarifi paylaşmak istiyorum.Bu yemeği ilk defa Kahramanmaraş'ta bir lokantada tattım.Geçen gün iftara ne yapayım diye düşünürken aklıma geldi ve denedim.Yemeğin aslı,köfte büyüklüğünde kıymadan yapılan kebaplık etle hazırlanıyor.Ben evdeki kıymayla hazırladım.Evde önceki günden kalan pideleri de böylece değerlendirmiş oldum.Tarifimiz 4 kişilik.11 Temmuz 2010 Pazar
İKİ KEŞİŞ...

İki keşiş yolda giderken, bir su birkintisinden karşıya geçmeye çalışan genç bir kadını görürler. Keşişlerden biri, genç kadını kucaklar ve suyun öteki tarafına geçirir. Öteki keşiş arkadaşının bu davranışını başka bir şekilde yorumlar ve hiç de hoş karşılamaz. Yaklaşık bir kilometre sonra, kendini daha fazla tutamaz ve;
"Böyle bir şeyi nasıl yapabildin?" der. "Biz keşişiz! Bırak kadını kucaklayıp karşıya geçirmeyi, onlara bakmamız bile yasaktır."
Öteki keşiş arkadaşına söyle cevap verir;
"Ben o genç kadını bir km. geride bıraktım, sen ise onu hala taşıyorsun"....
Sorunlarımızın, üzüntülerimizin ve hayal kırıklıklarımızın geçmişte kalmasına izin vermezsek bunlar omuzlarımızdaki bir yük haline gelir.
Agirliklari, bizi gülmekten alıkoyar. Eğer keyifli bir hayat istiyorsak, içinde bulunduğumuz koşullarla uğraşıp durmaktan vazgeçmeli, yaşadıklarımızı kabullenmeyi öğrenmeliyiz.
Değişmesini istediğimiz şeylerin üzerinde durmalı ve bunun için çaba sarfetmeliyiz.
Ama bunu yaparken olayların üzerinde çok fazla yoğunlaşıp,
8 Temmuz 2010 Perşembe
22 Haziran 2010 Salı
DUYGU YÖNETİMİ

İnsan denen varlık öylesine mükemmel bir donanıma sahiptir ki tepkisiz kaldığımız hemen hemen hiçbir olay yoktur. Hiç tepki göstermemek bile tepkisizlik tepkisi değil midir?
İnsan tepkisini ortaya koyarken duygularını kullanır. O an hangi duygu yoğunluğunu yaşıyorsa olaylar karşısında gösterilen davranışlar da o yönde gelişir genellikle. Mesela herhangi bir nedenle psikolojik sıkıntı içerisinde olan insan çevresinde gülen yüzler görmeye tahammül edemez, ister ki herkes kendisi gibi sıkıntılı olsun, bu onu rahatlatacaktır. Hepimiz yaşamışızdır; derdini bizimle paylaşmaya gelen bir dostumuza, başkalarının da yaşadığı sorunlardan söz ettiğimizde bu dostumuzun biraz da olsa rahatlamış olarak yanımızdan ayrıldığına bizzat ben çok şahit olmuşumdur. Ya da bunun tam tersi de yaşanabilir. Keyfi ve neşesi üst düzeyde olan birisi etrafında karamsar, asık suratlı insanlar görmeye katlanamaz.
Görüyoruz ki bizim diğer insanlarla olan iletişimimizi sahip olduğumuz duygularımız yönlendiriyor ve şekillendiriyor. Öyleyse olumlu duygularımızı beslemeliyiz. Peki bu nasıl olacak? Tabiî ki olumlu düşünce geliştirerek. Her gördüğümüz olumsuzlukta yakalanacak pozitif bir nokta mutlaka vardır. Bu polyannacılık oynamak değil, hayatı anlamaktır. Bu gün kara dediğine bir saat sonra ak diyen çok insan görmüşüzdür. Bu eğer bir inatlaşma sonucu değilse düşünce gelişimidir. Düşüncesini geliştirebilenler etraflarında olup bitenin farkına varabilirler.
Duygularımızın hakimiyeti altında olduğumuz sürece hatalı davranışlardan kurtulmamız mümkün değil. Duygularımızı yönetebilirsek doğru davranışlar üretebiliriz. Her insan elbette özünde her duyguyu barındırır. Bu duyguları çıkarıp çöpe atmak imkansızdır. Yapılması gereken, duyguların güzel ve doğru olana kanalize edilebilmesidir.
Duyguların akıl süzgecinden geçmemiş hali bize sadece beyaz ve siyah alanları gösterir. Sadece beyaz ve siyah alanları sıradan düşünce geliştiren insanlar da görüyor zaten. Önemli olan gri noktaları yakalayabilmektir diye düşünüyorum. Gri noktalar ise duyguların akıl süzgecinden geçirilmesiyle yakalanabilir. Tarihin yazdığı insanlar bu noktaları da görebilen insanlardır.
Yaşananlar her zaman göründüğü gibi olmayabilir. Görünmeyen tarafa bakabilmek gerekir. Ufkunu dar tutanlar dar düşünce kalıplarından sıyrılamazlar. Duygularımızı yönetebilmek ufkumuzu genişletir. Geniş ufuklar bizlere yeni fırsatları görmemizi sağlar.
Rahmetli babam bir gün bana şöyle demişti: “Oğlum! Sinirlendiğinde kendine bir dakika ayır ve elini yüzünü yıka bu senin kızgınlıkla yanlış şeyler yapmanı engeller.” Bunu üniversite son sınıfta başarabildim. Artık duygularımın beni yönetmesine ve yanlış şeyler yaptırmasına izin vermemeye özen gösteriyorum. Bunu herkes yapabilir. Öfkeyle kalkan zararla oturur atasözünü haklı çıkarmak gibi bir görevimiz yok hayatta.
Sürekli yaptığımız şeyler alışkanlıklarımızı, alışkanlıklarımız karakterimizi, karakterimiz söz ve davranışlarımızı oluştururmuş. Eğer inat denen duygumuzu iyi yöne kanalize edersek bu inadımızı olumlu düşünme ve güzel işler yapma adına kullanabiliriz. Göreceksiniz ki güzel düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğimizde söz ve davranışlarımız da güzelleşecektir.
18 Mayıs 2010 Salı
3. KÖPRÜNÜN ADI "HAMİDİYE" OLSUN
3. köprü için isim tartışmalarının yaşandığı şu günlerde köprü için çok farklı bir teklif geldi. Facebook' ta bir grup genç 3. köprüye "HAMİDİYE KÖPRÜSÜ" adı verilmesi için kampanya başlattı. Açılan sayfaya her gün yüzlerce kişi katılıyor. İşin ilginç yanı bu ismin kendiliğinden ortaya çıkması. Bu güne kadar telaffuz edilen isimlerin arasında bu isim yoktu. Hamidiye ismi Abdülhamit Han tarafından yaptırılan eserlere veriliyor. Abdülhamit Han Bu isimle Dünyanın dört bir yanında hayır eserleri yaptırmış. Abdülhamit Han'ın İstanbul için bir köprü çalışması yaptırdığı biliniyor.Gençlerin bu çalışmaya atfen köprüye isim olarak fikir babasının adının verilmesini istedikleri görülüyor. Bu kampanya netice verirmi bilinmez ancak gençliğin ecdadının bu vesile ile hatırlamış olması memnuniyet verici.
Bu vesile ile Abdülahmit Han'ın İstanbul için yaptırdığı köprü bir kez daha hatırlandı. Geçmiş aylarda aylık olarak yayınlanan Yedikıta Dergisi bu köprünün planlarını yayınladı. Titiz bir araştırma ürünü olan bu dosyanın bir kısmını burada ilginize sunuyoruz.
Sarayburnu-Üsküdar arasındaki aktarma köprünün iki kara tarafından ayakları arasındaki mesâfe 1700 metre idi. Projede beş ayak üzerine kurulması planlanan köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı. Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından asılacak teleferiklerle vagonların taşınması hedefleniyordu. Rumeli Hisarı-Kandilli arasında yapılması planlanan köprü ise ilgili vesîkasında "Cisr-i Hamîdî" (Hamîdiye Köprüsü) olarak isimlendirilmiş sâbit bir köprüydü. Projede istasyonların Bakırköy ve Bostancı'ya kurulması, böylece demiryolunun şehrin dışından geçmesi planlanıyordu.
Boğaziçi'nde yapılacak olan bu köprü aynı zamanda Bağdad demiryolu hattına da bağlanacaktı. Cisr-i Hamîdi projesi büyük bir bina üzerine, minarelerle ve Kuzey Afrika mimârî tarzında kubbelerle süslü, som kârgîr destekler arasına kurulu, çelik halatlarla havada asılı demirden bir bina manzarasında idi. Bu kubbelerden her biri granitten yapılmış bir sütun üzerinde olup bunların üzerine toplar kurulmuş idi. Döner kulelerle askerî savunmaya da faydalı olacak olan köprü, aynı zamanda boğaz geçişini de kontrol altında tutacaktı. Köprünün geceleri çok güzel bir şekilde ışıklandırılması da, projenin mühim bir tarafını oluşturuyordu.
Bu köprüde yani Cisr-i Hamîdî'de tren, araba ve yayaların geçmesine mahsûs yollar ve basamaklar bulunmaktaydı. Köprü bu şekilde Anadolu ve Rumeli yakalarını birbirine bağlıyordu.
Minareleri ve kuleleri 'Halîfe-i Müslimîn olan pâdişâh-ı âlî-câhın bütün kudret-i dîniye ve siyâsiyesini pîş-i enzârda tecellî etdirerek Osmanlıların şân ve azametini irâe' ediyordu.
Bu köprü ile de îcâbında Medîne'den trene binildiğinde Viyana'da trenden inmek mümkün olacaktı.
9 Mayıs 2010 Pazar
MUTLULUĞUN REÇETESİ SİZDE
Yaşının yarım asra yaklaşmasına rağmen incecik bir bedeni, gencecik bir gülümsemesi ve canlı bir konuşma tarzı var Rebekah Vanderberg’in. Tecrübeyle sabit; lacivert gözleri insanın içindeki kara bulutları kolayca dağıtıyor. Benzerlerini başkalarından da sıkça işittiğimiz “içinizdeki güç, enerji, korku, bilinçaltı ve ego” gibi sözcükler onun ağzında daha bir inandırıcı duruyor. İstanbul’a geldiğinde yakaladığımız Vanderberg’ten mutluluğun reçetesini istedik. Anlattıklarına bakılırsa, her zaman olduğu gibi, formül basit ve burnumuzun dibinde.Rebekah Vanderberg bir Hande Bermek Başoğlu keşfi. Tekofaks’ta babası Ayhan Bermek’le çalışan bir iş kadını olmasına rağmen çok erken yaşlardan beri spirütüalizm ve kişisel gelişim konularıyla da ilgileniyor Başoğlu. İki yıl önce İnternet’te araştırma yaparken karşılaştığı Vanderberg ile yazıştıktan sonra Türkiye’ye gelmesine ön ayak oldu.
Yaklaşık 8 yıl önce ani bir kararla Avustralya’dan Los Angeles’a göç eden Vanderberg, gazetecilik eğitimi almış bir iletişim ve dil uzmanı. Yanında kaldığı heykeltıraş arkadaşı dışında bir Allah’ın kulunu tanımadığı Amerika’da kısa sürede hatrı sayılır bir kişisel gelişim uzmanı oldu. Bon Jovi gibi isimlerle de çalıştı. Uzun yıllar IBM ve Sony gibi şirketlere hizmet verdi ama şimdilerde kişisel çalışmalar yapmayı tercih ediyor.
Vanderberg’in İstanbul’daki programı çok doluydu, günde 10 kişiyle seans yaptığı bile oldu. Bu seansların duygusal ağırlığının yanında sürelerinin bir saati aştığı da akılda tutulmalı. Aralarında ünlü ve varlıklı isimlerin de bulunduğu danışanlarının bazılarının seansı gözyaşları içinde tamamladığını söylüyor: “İnsan bazen parasının esiri de olabilir, parayı nasıl koruyacağınızı düşünmek büyük bir mutsuzluk kaynağı.”
“Hayatımı Seçiyorum/Seviyorum” Rebekkah Vanderberg’in şiarı.
Sorumluluklarımızı hakkıyla üstlenirsek sorunlarımızı çözebileceğimizi ve mutlu olabileceğimizi söylüyor. Kısaca kendi mutluluğumuzdan sorumluyuz. Benzerlerini sık sık duyduğumuz bu laflar; küçücük yaşında kanserle boğuşan annesine ve erkek kardeşine bakmak zorunda kalınca hayatı değişen bir kadının ağzından çıkınca daha inandırıcı geliyor. Hayatı nasıl değişti derseniz; Sufizm’den NLP’ye, Gestalt Terapisi’nden aile dizimine kadar, yazılmış ne varsa yalayıp yutarak. Ta ki sonunda kendi sentezine ulaşıp, yolunu bulana kadar. Zaten hayatın bir yolculuk olduğu metaforunu da sıkça tekrarlıyor.
KORKULARINIZLA YÜZLEŞİN
“İnsanların çoğu karanlıkta yaşamayı tercih ediyor. Daha da kötüsü, yarı uykulu bir uyuşukluk hali. Oysa korkularınızla yüzleşmeyi başarırsanız, hayatınızdaki düğümler çözülecek. Ancak bunun için mücadele etmek gerek. Korkularınız gerçek değil, sadece bir yanılsama” diyen Vanderberg kendini yaşam koçundan ziyade “spiritüel koç” olarak tanımlıyor. Hepimizin en sık tekrarladığı hatanın “geçmiş ve gelecek için duyduğumuz korku” olduğunu söylüyor: “Oysa içinde bulunduğumuz anı yaşayarak zamanı genişletmek mümkün. Bütün dikkatinizle yaşadığınız ana konsantre olursanız, zaman adeta bir okyanusa dönüşür. Sahip olduklarımızın değerini takdir etmediğimizde çok şey kaçırıyor ve pişmanlıkla kendimize acı çektiriyoruz. Oysa takdir etmek ve şükür çok önemli, çok belirleyici.”
Vanderberg’e göre mutlu olmak sanıldığından daha kolay. Hatta o kadar kolay ki, insanlar formülün basitliği karşısında bir türlü ikna olmuyor. Oysa hayatınızın herhangi bir noktasında değişmek için minicik bir istek duymanız bile yeterli. Ancak bunun kalpten gelen hakiki bir istek olması şart. Bu şekilde en umutsuz durumlardan çıkmak bile mümkün.
Aklınıza ünlüler ve zenginler bizden daha mı mutlu, diye bir soru gelirse: “Pek değil. Hemen hemen aynı dertlerden mustaripler. Sadece bizden daha paranoyaklar” diyor Vanderberg. Sağlık, kilo, ilişkiler, para ve statüyle ilgili endişeler de en çok karşılaştığı sorunlar.
RUHSAL BAHAR TEMİZLİĞİ İÇİN ÖNERİLER
* Gününüz sabah kalktığınızda değil, gece yattığınızda başlar. Yastığa başınızı koyduğunuzda gününüzü gözden geçirin ve olumlu bir şekilde yeniden kurgulayın. Bilinçaltı çocuk gibidir, bazı şeyleri bıkıp usanmadan tekrarlamalısınız.
* Sizi sürekli yargılayan ve eleştiren iç sesiniz aslında egonuz. Onu susturmak epeyce zor ama en azından ciddiye almayabilirsiniz. Egonuzun Mickey Mouse sesiyle konuştuğunu hayal edebilirsiniz mesela.
* Aynanın karşısına geçin ve güne kendinizi sevdiğinizi söyleyeyen ve olumlayan cümlelerle başlayın. Beynimiz ve sinir sistemimiz konuşmalarımızdan etkileniyor. Sarf ettiğimiz her sözcük bir heykeltıraş gibi hayatımızı biçimlendiriyor.
* İçinizde ne kadar büyük ve sonsuz bir güç olduğunu tahmin edemezsiniz. Onu harekete geçirmek için elinizden geleni yapın. Bu güçle temas kurduğunuzda çok daha enerjik olursunuz. Üstelik daha çok eğlenirsiniz.
* Motivasyon yerine esinlenmeyi seçin. Motivasyon için başkalarına bağımlısınız; oysa başta doğa olmak üzere her şeyden ve herkesten ilham alabilirsiniz.
6 Mayıs 2010 Perşembe
YOKSA REFAH GRİBİNE Mİ YAKALANDINIZ???
İnsanlığı tehdit eden yeni grip dalgası: Refah gribi/affluenza
Kredi kartı borcunuz hiç bitmiyorsa, buna rağmen evinizde hâlâ bir sürü eksiğiniz varsa, gardırobunuzda giyecek bir şey bulamıyorsanız, moraliniz bozulduğunda veya arkadaşlarınızla görüşeceğiniz zamanlarda alışveriş merkezine gidiyorsanız, dostlarınızla en çok yeni çıkan araba modellerini konuşuyorsanız dünyada hızla yayılan bir grip salgınına kapılmışsınız demektir: Affluenza. Yani refah gribi!
Birkaç ay öncesine kadar domuz gribi olmak korkusuyla kapı kollarını tedirgin tutuyor, sık sık elimizi yıkıyor, insanlarla kerhen tokalaşıyorduk. Bahar geldi de bu korkumuz son buldu. Rahatlamayın lütfen, sizi daha tehlikeli başka bir grip salgınından haberdar edeceğiz. İngilizce adı affluenza. Türkçeye "zenginlik veya refah gribi" olarak çevirebiliriz. Kredi kartı, moda, yeni nesil otomobiller, yeni sezonluk kıyafetler, güzel ev eşyaları, alışveriş merkezleri, televizyon, gazete ve reklamlar gibi çok fazla yayılma kanalı var. En önemli ve etkili bulaşma yolu eş-dost. Buna "çevre veya mahalle baskısı ile yayılıyor" da denebilir.
Affluenza, psikolojik bir hastalık. Aslında bir yaşam biçimi hastalığı. Modern zaman bireylerinin kaçınılmaz olarak yakalandığı ekonomik sistemin getirdiği bir salgın. Türkiyede henüz varlığından neredeyse kimse haberdar değil ama Amerikada PBS televizyon kanalı affluenza ile ilgili bir program yapıyor. İlk olarak 1997 yılında belgeselini yayınlamışlardı. Şimdi bu konuda yazılmış çok sayıda kitap var. Psikologlar, tedavi yöntemleri üzerine çalışmalar yapıyor. Çünkü başka sebeplerle (depresyon, mutsuzluk, panikatak ve hatta boşanma) gelen insanların aslında affluenza olduğu tespit ediliyormuş. Yurtdışındaki bu çalışmaları yakından takip eden psikolog Mehmet Dinç, affluenzanın ülkemizde de yaygın olduğunu söylüyor.
Ekonomik krizin de sebebi
Uzmanlar, yaşadığımız son büyük global ekonomik krizin müsebbibi olarak affluenza hastalığını/yaşam tarzını gösteriyor. Çünkü insanlar kazandıklarından çok harcıyor, elindekinden daha çok ve büyük şeyler istiyor. İşletme ve strateji eğitmeni Bora Özkent şöyle konuşuyor: "Daha fazla istenen şey hep tüketimle ilgili olunca işler sarpa sarıyor. Bir yandan ekonomi sürekli olarak bir borçlanma sarmalının içine çekilip adeta boğuluyor, bir yandan da bunca kirlenmeyi ve kaynak tüketimini kaldırmayan dünyamız nefessiz kalıyor. Daha büyük evler, daha güçlü otomobiller, daha çok yiyecek ve daha çok giyecek tüketimi..." İnsanlar aslında ekonomik büyümeye duydukları bağımlılıktan dolayı daha fazlanın peşinde. Daha fazlasını elde etmek için daha çok çalışıyor ve tüketiyor. Bu cümleler size de yakın zamanda yayınlanan bir reklamı hatırlattı mı? "Alın verin, ekonomiye can verin."
Sosyal baskı, statü endişesi ve arkadaşla, komşu ile rekabet sonucu affluenza önlenemez bir hızla yayılıyor. Genç, kadın, çocuk, erkek herkes başarıyı sahip olduklarıyla ölçüyor. Çevreye ayak uydurma gayreti sonucu materyalist ve borçlu bireyler olunuyor. Tüketim kültürü uzmanı Prof. Dr. Yavuz Odabaşı, bu durumu "Daha fazlaya sahip oldukça daha az tatmin oluyoruz." diye değerlendiriyor. Odabaşına göre affluenza, dikkatle izlenmesi gereken bir toplumsal düşünce biçimi. "Önüne geçmek için daha fazlaya sahip olmak yerine daha fazla olabilmek düşüncesi teşvik edilebilir." diyor.
Psikolog Dinç ise odası şimdiden Toys R Us'ın deposuna dönen çocuklara dikkat çekiyor ve "Bugünün çocukları gerçekten eşyaların içinde yüzüyorlar. Milyon dolarlık pazarlama kampanyalarının hedef kitlesi olarak çocuklar her açıdan aynı mesajın bombardımanı altındalar: "Daha çok al, daha çok harca, daha çok şeye sahip ol". Çocuklar materyalizmden etkileniyor. Marka giyiniyorlar, gelecekle ilgili hayalleri hangi güzel arabaları sürecekleri ve büyük evde yaşayacakları yönünde." ifadelerini kullanıyor. Dinç, bunları söyleyerek affluenza salgınına sadece yetişkinlerin değil, çocukların da kapıldığını vurguluyor.
Bu hastalığa yakalandığınızı nasıl anlarsınız?
Kendinize aşağıdaki soruları sorarak affluenza ile aramızdaki mesafe hakkında fikir sahibi olabilirsiniz.
Herhangi bir şeyi yapmak için motivasyonunuz para mı?
Kıyafetlerimiz ve saç stiliniz sevdiğiniz için mi öyleler, yoksa öyle olması gerektiğine inandığınız için mi öyleler?
Koltuk takımınızı ya da yatak odanızı artık ihtiyacınızı karşılamayacak kadar eskidiği için mi değiştiriyorsunuz, yoksa yenisi çıktığı için mi?
Büyük bir mutlulukla ve borçlanarak satın aldığınız plazma TVnizi yeni çıkan LCD televizyon sebebiyle küçümsüyor musunuz?
Refah gribi olduğunuzu fark ettiyseniz ne yapacaksınız?
Psikolog Mehmet Dinç, affluenzanın tedavisinde ilk adımın hastalığın farkına varmak olduğunu söylüyor. Probleminin farkında olan insan ancak çözümü için yol alabilir çünkü. İkinci önemli adım, ihtiyacı azaltmak. Suni ihtiyaçla gerçek ihtiyacı ayırt etmek. Böyle yaparsa modern zaman bireyleri, ihtiyacı olmayan şeyler için kendisini paralamayacak. Dolayısıyla daha anlamlı şeyler yapmak için vakti olacak. Ailevi ve sosyal ilişkilere zaman ayıracak. Parayla satın alınamayacak beceriler kazanmak, bir hobi geliştirmek, bir yardım kuruluşunda gönüllü olmak... Önemli olan nokta, varlığı bir şeylere sahip olarak değil bir şeyler yaparak, katarak, düzelterek anlamlandırmak. Üçüncü ve en önemli adım çevresel etkenleri kontrol altına almak. Çünkü bu hastalık daha çok çevre/mahalle baskısıyla yayılıyor. Daha çok almasına, daha çok ihtiyaç duymasına sebep olan arkadaş, eş ve çocuk faktörü kontrol altına alınmalı. Eğer çevrenizdeki insanlar hep yeni bir arabadan, yeni bir kıyafetten, eşyadan bahsediyorsa ya oradan uzaklaşın ya da konuyu değiştirin. Kendinize alternatif bir çevre oluşturun.
2 Mayıs 2010 Pazar
SU GİBİ OL

BİR AN İÇİN SEN SU OLDUĞUNU DÜŞÜN;
Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez… İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın. Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!… Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü”Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler.. Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamandı. Sen hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez… Ve su gibi yasam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol. Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana “felaket” denmesin! Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep “senin” ellerinde olacak… Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını.
Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini… Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin… Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın… Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin ” kıyıya yanaşmasını” bekleyeceksin!.. Demeyeceksin ” Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..” Demeyeceksin ” Ben aklıma geleni geldiği biçimde söylerim. Karsımdaki de değil duymak değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda..” Keşke öyle olsaydı. Keşke hakli olsaydın, ama maalesef değil… Ağzını açıp “Şelaleden dökülen suyu” içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?… Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğrasan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!
Haydi… Sen simdi ” su olduğunu” düşün ve kendini ” su gibi ” hisset… Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı… Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa… Ama yine su gibi ” küçük bir bardağın içine” sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Yaşam ver… vazgeçilmez ol!
16 Nisan 2010 Cuma
ÇOCUKLAR NEDEN YALAN SÖYLER???

Sözlüklerde yalan kelimesinin karşılığı; 'doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz' olarak karşımıza çıkar. Yalan; insanın hakikati saklayıp bildiğinin ya da yaptığının tam aksini ifade etmesidir.
Yalan, toplumda en çok yadırganan ve ayıplanan ahlaki zaafların başında geliyor olmasına karşın ne yazık ki günlük hayat içerisinde en çok düşülen ahlaki zayıflıkların da başında gelmektedir. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm söz ve davranışlar yalan olarak değerlendirilmelidir.
Yalandan şaka olmaz!
Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem; şaka niyetiyle bile olsa yalan söylemenin asla kabul edilmeyeceğini bildirmiştir. Ahlaki bir zafiyet olması nedeniyle aileler, çocuklarının yalan söylemesi karşısında kaygılanıp, tedirgin olurlar. Çocukların yalan söylemesine neler sebep oluyor, işte bütün çerçevesiyle çocuklarımızı yalan söylemeye iten sebepler ve çözüm yolları...
5 yaş öncesi için endişeye gerek yok!
Çocuklar, beş yaş öncesinde gerçekle hayali olanı birbirinden ayıramazlar, bu ikisini birbiriyle karıştırırlar. Bu dönemde ebeveynlerin; "Çocuğum yalan söylüyor" diye kaygılanmasına gerek yoktur. Bu geçici bir durumdur. Ancak, çocuklar bu yaş sınırını geçtiği halde yalan söylemeye devam eder gibi görünürler. Asıl mesele bu dönemde, çocuğu yalan söylemekten vazgeçirmektir.
Çocuklar neden yalan söyler?
Rol kişiler yalan söylüyorsa...
Çocuk yalan söylemeyi çevresinden, özellikle anne babasından öğrenir. Hususen çocuğun model aldığı kişilerin (ebeveyn, yakın akrabalar, arkadaşları vs) yalan söylemesi çocuk üzerinde etki yapar. Telefona baktırılıp, babası evde olduğu halde çocuğa 'yok' dedirttiriliyorsa, çocuk bazı durumlarda yalan söylenebileceğini öğrenmiş olur. Telefonla konuşan annesinin, hasta olduğunu bahane etmesini duyan çocuk, bazen yalan söylenebileceğini de öğrenmiş olur. Ebeveyni gibi o da zor zamanlarında yalana başvurur.
Çocuk, özgüvenini geliştirememişse...
Yalan söylemek aslında güçsüzlüğün, kendine güvenmemenin bir sonucudur. Çocuğun -yanlış bile olsa- yaptığı davranışın sorumluluğunu üstlenemeyip yalan söylemesi, arkadaş grubu içinde kabul görmek için yalan söylemesi, ilgi çekmek için yalan söylemesi vs. tüm bunlar temelde yalan söylemekle özgüven eksikliği arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Kabahatini ya da kusurlarını örtmek için yalan söyler.
Baskıcı ve otoriter ebeveyn karşısında...
Aşırı otoriter ve baskıcı ailelerde çocuk yalan söylemeyi bir çıkış olarak görebilmektedir. Zira ebeveyn, çocuğun yaptığı hatalara tahammül edemez ve çocuğunun en küçük hatalarını dahi cezalandırabilmektedir. Bu durumda çocuk, cezadan kaçmak için yalan söyleyebilmektedir. Ceza görmektense, yalan söylemeyi daha fazla çıkarcı bulan çocuk, kesin olarak yalana kaçacaktır.
Ebeveynin aşırı beklentide olması...
Bazı ailelerin çocuklarından aşırı beklentileri olabiliyor. Çocuğunun sınavlarda zayıf almasını bir ölüm-kalım meselesi gibi gören ebeveyn düşünelim. Sınavda zayıf alan bir öğrenci bunu ailesine nasıl izah edecek? Elbette yalan söyleyerek.
Neler yapılabilir?
Çocuğun yalan söylemesiyle etkili bir mücadele için öncelikle yalanın ne tür bir şey olduğu bilinmelidir. Yalandan çok, buna neden olan psikolojik faktörler ele alınmalıdır. Küçük çocuğun (sözde) yalanları ahlakı bir hata gibi görülmemelidir. Böyle bir davranış karşısında değer yargılarını anlatmak ya da kızgınlıkla cezalandırmak yanlış olur. Önceden çocuğa doğru söylemenin övülmeye değer bir davranış olduğu anlatılmalıdır.
İyi örnekler olmalı!
Yetişkinler çocuğa iyi birer örnek olmalı ve davranışlarında, çocuklarında görmek istemedikleri hatalara yer vermemelidirler. Patolojik yalan karşısında hem psikolojik durum, hem de eğitsel etkenler üzerinde durulması gerekir.
Aşırı duygusal çocuğun kaygı ve çekingenlik yüzünden yalan söylemesi nedeniyle ona güven verilmeli, öfke ve kınama tepkilerinden kaçınılmalıdır. Oluşmuş bir yalan karşısında mücadele, kötünün iyisini yapmaktan başka bir şey değildir.
Aşırı kızgınlık, çocuğun yalanını engellemek açısından olumsuz bir davranıştır. Bu yolla yaratılan suçluluk duygusu, çocuğu yalandan uzaklaştıracak yerde, daha çok yaklaştırır. Genelde yalan bir hata gibi görülür ve suçluluk duygusu itirafla son bulur. Çocuğun itiraf etmesine yardımcı olmalıdır. Ancak çocuğu kendisi ve çevresiyle barıştırmazsa, itirafın değeri yoktur.
Eylem, sözden daha önemlidir!
Davranışınızın, konuşmaktan daha etkili olacağını unutmayın. Toplumdaki herkes, başta anne, baba ve öğretmenler yalan söylemekten kaçınmalıdırlar. Çocuğun çevresindeki kişiler ne kadar dürüst olursa ise çocukta o kadar dürüst olacaktır.
Çocukların yaptıkları hatalara karşı anlayışlı olmaya çalışın. Hatalarının karşılığını hemen cezalandırma yoluna gitmeyin. Onu dinleyin ve açıklama yapmasına imkân tanıyın.
Aşırı beklentiden uzak durmak gerekir
Çocuklarınızın arkadaşlarını tanımaya çalışın. Bazen arkadaş, anne ve babadan daha etkilidir. Çocuğunuzun arkadaşlarını evinize davet ederek, yanlış davranışlar edinmesinin önüne geçin.
Çocuklarınızdan asla yapamayacakları beklentilerden uzak olun. Onların yetenekleri doğrultusunda isteklerde bulunun. Bunun için de çocuğunuzu tanımaya çalışın.
Çocuğunuzun bedeni, zihni gücü, sosyal ve duygusal özelliklerini gerçekçi bir gözle tanımaya çalışın. Okul ödevlerini yapıp yapmadığını, arkadaşları ile ilişkilerini, televizyonda hangi programları izlediğini, boş zamanlarında neler yaptığını, nerelere gittiğini öğrenin.
Dikkat!
Kısaca, yalancılık olayı çevresel ilişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Önce çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran nedenlerin bulunması gerekir. Sonra da aile çevresiyle işbirliği yapılır, çocuğa doğruluğun yararları, getireceği haz ve faydalar elle tutulur biçimde öğretilmelidir.
25 Mart 2010 Perşembe
25. KARE GERÇEĞİ?!!
Bilinç altına ilişkin araştırmalar yapan Kubilay Aktaş, reklam arasında verilen mesajların insanları o ürünü almaya yönlendirdiğini söylüyor. Örneğin sinemada film izliyorsanız 25. karedeki “kola iç” talimatı film arasında koşarak kola almanıza neden olabilir.Günlük hayatımızda yaşadığımız bazı sorunların bilinçaltımızdan kaynaklandığını hep söyleriz ama acaba kaçımız aslında bilinçaltımızın gücünün ve öneminin farkındayız? Yaklaşık 15 yıldır bilinçaltı üzerine çalışmalar yapan Kubilay Aktaş, Elest Yayınları’ndan basılan “Gizli Telkinle Kur’an Terapisi” kitabında bilinçaltımızın nasıl daha çok alışveriş yapmamız için ya da belli bir konu hakkındaki düşüncelerimizin değişmesi için programlandığını anlatıyor.
Aynı tekniğin olumlu yönde de kullanılabileceğini ifade eden Aktaş, bu yöntemle sorunlarımızı aşabileceğimizi söylüyor. Kubilay Aktaş’a bilinçaltı nedir, ne değildir, nasıl programlanabilir, ne işimize yararı sorduk.
OLUMSUZ TELKİN BAŞARISIZLIK SEBEBİ
Bilinçaltının sonsuzluğu, bilincin ise bu alandan fark edebildiğimiz kısmı, yani toplumun görgüleri, örfleri, adetleri ve yasalarımızı ifade ettiğini söylüyor Aktaş. Bilinçaltımız bir saniyede 400 milyar bit bilgiyi işlerken, bilincimiz bunun sadece 2000 tanesini fark edebiliyor. Bilinçaltı bir çocuk gibi. Kendine söylenen her şeyi alıp uyguluyor ve iyi kötü ayırımı yapmıyor. Mesela çocuklara söylenen “küçüksün, yapamazsın, edemezsin, olmaz” gibi olumsuz telkinler bilinçaltı tarafından alınarak ileride kişinin başarısızlığına neden olabiliyor. Dolayısıyla bilincimiz bilinçaltını, bilinçaltı da bilinci etkiliyor ve böylece kimliğimiz kişiliğimiz ve varlık okumamız açığa çıkıyor.
MESAJLAR 25. KAREDE
Bilincin bu özelliği keşfedildikten sonra, teknolojinin de ilerlemesiyle, Subluminal Teknik yani bilinçaltına gizli mesaj gönderme yöntemi kullanılmaya başlanmış. Bilinçaltına mesaj gönderme çeşitli yollarla yapılabiliyor. Müziğin altına insan kulağının duyamayacağı ama bilinçaltımızın algılayabileceği dalga boyunda mesajlar yerleştirilebiliyor. Gözümüz saniyede 24 kareyi algılayabiliyor. Böylece filmlerin, dizilerin, reklamların arasında, 25. kare kullanılarak bazı mesajlar iletilebiliyor.
Gözümüz ve bilincimiz bunu algılayamıyor ama bilinçaltımız algılıyor. Kokuyla bile bilinçaltına mesaj göndermek mümkün. Bu teknikleri, yasak olmasına rağmen, daha çok reklam sektörü kullanıyor. Verilen reklamın arasına yerleştirilen mesajlar sizi o ürünü almaya yönlendirebiliyor. Aktaş, sinemalarda verilen 10 dakika aralarda kola içilmesine yönelik mesajlar iletildiğini söylüyor. 25. karedeki “kola iç” talimatı film arasında koşarak kola almanıza neden olabilir.
ÇİZGİ FİLMLER MASUM MU?
Aktaş, bazı süper marketlerde çalınan hızlı müziklerin altına “daha çok al, daha çok al” mesajının yerleştirildiğini de söylüyor. İnsan bilincinde alışveriş şevkini arttıran Paçuli yağının da marketlerde belli aralıklarla verilmesi kokuyla telkin yöntemlerinden biri. Çocuğunuzun seyrettiği masum çizgi filmde ses ve görüntü yoluyla pornografi ve şiddet içeren mesajlar yerleştirilmiş olabileceğini iddia ediyor Aktaş.
Aslan Kral, Alaattin’in Lambası, 25. kareleri bizzat tespit ettiği çizgi filmlerden. Aktaş, “Donald Duck amca, çizgi filmde laptop ile yazışıyor. Ama görüntüyü dondurup yaklaştırdığınızda laptop ekranında çıplak bir kadın görüyorsunuz. Orada ne işi var?” diye soruyor. Çocuğunuzun seyrettiği çizgi filmdeki 25. kareyi anlayabilmek için DVD oynatıcıda ağır çekimde izleyebilirsiniz.” diyor.
KUR’AN YAYINI ALTINA DİRENMEYİN MESAJI
25. kare filmlerde de çok kullanılan bir teknik. Aktaş, “Fight Clup filminde 26 tane 25. kare var. Ağır çekime alıp izlerseniz bu kareleri yakalayabilirsiniz. Bu filmin yönetmeni, müziklerini yapan kişi eşcinsel ve 25. karelere de eşcinsellikle ilgili mesajlar yerleştirilmiş. Bu mesajları aldığınızda eşcinsellik size normal bir olaymış gibi geliyor. Yüzüklerin Efendisi’nde de 25. kare mesajları var. Müzik endüstrisinde de Madonna ve Michael Jackson kullanıyor.
Mc Donalds’ın çektiği reklamlarda o kadar çok 25. kare var ki! Bazı siyasi partiler bile 25. kareyi zaman zaman kullanıyor.” diyor. Aktaş’a göre bu mesajların en çok kullanıldığı ülkelerden biri Rusya. Sırf bu mesajları tespit edebilmek için özel dedektörler varmış. Kendisine bile bu teknikle insanları alışverişe yönlendiren müzikler yapma teklifleri geldiğini anlatıyor Aktaş. Ama Aktaş’ın asıl ilginç iddiası “Amerika’nın Irak’ı işgali esnasında radyoda yapılan Kur’an yayınının altında Iraklıların bilinçaltına “direnmeniz faydasız” gibi mesajlar verildiği. “
BIRAKIN SORUNLARI BİLİNÇALTINIZ AŞSIN
Bilinçaltımız mesaj bombardımanı altında. İyi haber ise bu tekniğin olumlu yönde de kullanılabilmesi. Subliminal mesaj tekniği dünyada kullanılan bir teknik. Diyelim ki toplum karşısında konuşamıyorsunuz. İstediğiniz bir müziğin altına probleminizi çözecek telkinler yerleştiriliyor. Siz müziği dinlerken bilinçaltınız da bu telkinleri alıyor. Böylece kişiye özel hazırlanan telkinlerle sorununuz çözülüyor.
Kubilay Aktaş’ın tekniğini daha özel kılan yön ise, bu telkinleri Kur’an-ı Kerim ayetleri, Cevşen, Esmalar ve Celcelutiye kullanarak yapması. Öncelikle kişinin problemleri psikologlar tarafından tespit ediliyor. Sonra o soruna yönelik Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Esmalar seçilip belli bir ritimle okunuyor. Bu kayıt 8- 12 hertz dalga boyuna, beynin alfa dalga boyutuna getiriliyor ve istenen müziğin altına yerleştiriliyor.
Mesela kişinin iletişimle ilgili problemi varsa, Hz. Musa’nın duası olan “Dilimdeki düğümü çöz. Gönlüme ferahlık ver. Söylediklerim anlaşılsın.” ayeti kullanılıyor. Depresif ve şizofrenik bir yapı varsa, daha çok tevhide, bütünleyici manalara ait ayetler, insanın ruh beden ve zihnini senkronize edecek, dengeleyebilecek ayetler kullanılıyor. Kişi bu müzikleri dinlerken aldığı telkinlerle problemini aşabiliyor. Aktaş, bu tekniğin zaten tüm dünyada kullanıldığını kendi tekniğini ayıran yönün ise Kur’an ayetlerinin kullanılması olduğunu söylüyor. “Kur’an kadar bilinçaltına etki eden, nöron ağlarını uyaran başka bir şey yok. Bu açıdan bu teknik zaten kullanılıyor ama Kur’anla yapılması eşi benzeri olmayan bir teknik haline getiriyor.” diyor.
Bilinçaltımızı nasıl koruyabiliriz?
Bilinçaltımızı korumak için televizyon seyrederken çok seçici olunması gerekiyor. Mümkün olduğu kadar minimalist yaşamak ve teknolojiyi bilinçli kullanmak önemli. Kur’an, Cevşen okumak da bilinçaltının düzenlenmesi ve korunmasına etki ediyor. Güne başlarken, ya da bir film izleyeceksek, “ben bu filmi izlerken sadece bana faydalı olanları almak istiyorum.” diye telkin vermek işe yarayabilir. Ayetel Kürsi okuyarak etrafınızı çevirin ve etrafınızdan ışıktan bir koruma kalkanı olduğunu düşünün.
2 Mart 2010 Salı
KİTAP OKUMAYAN ERKEKLE EVLENMEM

Van’ın Gevaş ilçesinde yürütülen ’’Okuyan Gevaş’’ projesi kapsamında belirlenen sayıda kitap okuyan evlenecek kıza Kaymakamlıkça çeyiz hediye edilirken, evlenecek arkadaşları için kitap okuyan genç kızlar da belirli bir sayının üzerine çıktıklarında yine arkadaşları için çeyiz kazanıyorlar. Kızlar, kitap okumayan biriyle evlenmek istemiyor.
Van’ın Gevaş ilçesi kaymakamlığınca yürütülen proje kapsamında çeyizi olmayan kızlar sıkıntı çekmekten kurtulurken, evlenecek kız arkadaşlarına çeyiz hediye edemeyen genç kızlar da kitap okuyarak arkadaşlarına katkıda bulunuyor.
Proje kapsamında belirlenen sayıda kitap okuyan evlenecek kıza kaymakamlıkça çeyiz hediye edilirken, evlenecek arkadaşları için kitap okuyan genç kızlar da belirli bir sayının üzerine çıktıklarında yine arkadaşları için çeyiz kazanıyor.
’’Okuyan Gevaş’’ kampanyası koordinatörü Erhan Işık, bölgede evlenecek genç kızlara, çevredeki diğer genç kızların çeyiz hazırlığı sırasında yardımda bulunduğunu kaydetti.
Bu yardımın da genellikle dantel örme şeklinde yapıldığını vurgulayan Işık, bu uygulamayı proje kapsamında farklılaştırmayı düşündüklerini ifade etti.
Işık, genç kızların bundan sonra birbirleri için dantel örme yerine kitap okuduğunu anlatarak, ’’İlçe Kaymakamlığı olarak kızlara kitap verdik. Daha sonra okunan bu kitapların sayfa sayısını toplayacağız. Kitap sayfa sayısının belirlediğimiz düzeye ulaşması durumunda, evlenecek kıza beyaz eşya hediye edeceğiz’’ dedi.
Bu uygulama sayesinde kızların arkadaşlarına çeyiz olarak beyaz eşya hediye etmiş olacağını ifade eden Işık, kızların bu uygulamaya büyük ilgi gösterdiğini ifade etti.
Projenin uygulandığı Aydınocak köyüne giden Erhan Işık, proje hakkında kadınları bilgilendirerek, görüşlerini dinledi.
Aydınocak Köyü İlköğretim Okulu’nda toplanan kadınlar, uygulamanın memnuniyet verici olduğunu söyledi.
Kızlardan 17 yaşındaki Aysun Arvas, dantel örmek yerine kitap okumanın daha faydalı olacağını belirterek, köyden evlenecek herhangi bir kızın beyaz eşya alması için çok kitap okuyacaklarını ifade etti.
Aynı köyde yaşayan 14 yaşındaki Şükran Dündar ise ilköğretimden sonra okula devam edemediğini kitap okumayı sevdiğini ifade ederek, evleneceği erkekte de kitap okuma şartı aradığını vurguladı.
Köydeki bütün kızların evleneceği erkekde aynı şartı aradığını ifade eden Dündar, ’’Biz köydeki kızlar olarak aldığımız karar gereği, kitap okumayan erkeklerle evlenmeyeceğiz. Bu şartımızı ailelerimize de bildirdik’’ dedi.
Kaynak : Gazeteport
24 Aralık 2009 Perşembe
BİR ÇOCUĞUN DİLİNDEN 13 ALTIN KURAL

Londra’da bir hastanede çocuk psikiyatrisi servisinde yatmakta olan ”Kevin Hickey” adlı 15 yaşındaki çocuk doktorlara göre anne ve babasının kendisini doğru yetiştirmemeleri sonucu bunalıma düşerek hastaneye yatmıştı.
Yapılan zeka ve kültür testlerinde son derece aklı başında bir çocuk olduğunu ortaya koymuştu. Kevin bir gün yatağında eline kağıdı kalemi aldı.Ve Anne ve babasını düşünerek bütün anne ve babalara hitaben 13 altın öğüt yazdı.
Şimdi bu altın öğütler, İngiltere ‘de bütün doktorların bir numaralı rehberidir.
1-Beni şımartmayın.Her istediğimi elde edemeyeceğimi biliyorum .ancak; sizi deniyorum.
2-Bana tatlı sert davranmaktan çekinmeyin. Bunu tercih ederim.Benim daha güvenli hissetmemi sağlar.
3- Benim kötü huylar edinmemi engelleyin. Bunların erkenden ortaya çıkmasında ve önlenmesinde size güveniyorum.
4-Benim yanlışlarımı ,başkalarının önünde söylemeyin.Benimle yalnız konuşursanız söylediklerinizi daha iyi anlarım.
5-Sizden nefret ettiğimi söylediğimde sakın üzülmeyin. Aslında sizden değil beni, engelleme gücünüzden nefret ediyorum.
6-Hatalarimin sonucunu yasama firsatini bana verin; her defasinda beni siz kurtarmayin. Bazen acı veren yolla öğrenirim.
7-Benim küçük hastalıklarımı büyütmeyin. Bunları yenecek güçteyim.
8-Düşüncesizce yapamayacağınız şeylerin sözünü vermeyin. Bu sözleri yerine getiremediğinizde çok kırıldığımı ve üzüldüğümü bilin.
9-Kendimi ara sıra iyi anlatamadığımı biliyorum. Bunun için zaman tanıyın.
10-Dürüstlüğümü fazla zorlamayın. Kolayca korkup yalan söyleyebilirim.
11-Tutarsız davranmayın, bu size olan güvenimi sarsar.
12- Benden özür dilemeyecek kadar gururlu olmayın. Bazen içten bir özür, beni size yaklaştırabilir.
13- Unutmayın ki; büyümek için sizin anlayışınıza ve sevginize muhtacım. Ama bunu söylemem gerekmez öyle değil mi?..
15 Aralık 2009 Salı
MEYVE VE SEBZE SUYU İÇMENİN TAM ZAMANI
Meyveden ziyade suyu vücuda daha faydalı.. Sadece siyasiler değil ünlüler de bu şifalı suyu keşfetti.
Sadece siyasî liderler değil, sanat dünyasının ünlü kadınları da taze sıkılmış meyve ve sebze sularına rağbet ediyor.
Küçükten büyüğe, fakirden zengine, ünlüden ünsüze herkesi bir bitki çayı merakı sardı ve hemen ardından meyve sebze suyu içme eğilimi baş gösterdi. Artık restoranlarda bile kolaylıkla havucun, elmanın, ananasın, armudun, üzümün, narın suyunu bulabiliyorsunuz. Hatta hepsinden bir kokteyl hazırlatabiliyorsunuz.
YEMEK YERİNE İÇİN
Artık herkes biliyor ki, sebze veya meyveleri yemek yerine sularını içmek daha büyük fayda sağlıyor. Çünkü suyun vücuda karışımı daha kolay. Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu’na göre havucun salatasını yapıp yemek ya da bir karnabaharın yemeğini yapıp yemekle bunların suyunu içmek aynı oranda fayda sağlamaz.
Çünkü bir yemeğin içine su, tuz, biber, yağ, salça veya yağ girince kimyası değişiyor. Dolayısıyla bitkilerin önleyici ya da tedavi edici gücünden istifade edemiyorsunuz. Bitkiler suda kaynatılıp taze ve ılık olarak tüketilmeli. Meyve ve sebzeleri ise sıkıp taze olarak içmek gerekir.
Düşünün artık Teoman bile konserlerinde alkollü içki yerine artık elma suyu içiyor. Sezen Aksu, kilo vermek uğruna mısır püskülü haşlıyor. Sibel Can ananas suyu içerek zayıflıyor, Hülya Avşar kiraz sapı suyuyla formda kalıyor.
Hangi su neye iyi geliyor?
Havuç suyu: İçindeki A vitamini ve bol mineral, yara ve iltihapların kolay iyileşmesini sağlıyor. Kan yapıcı ve güç verici özelliği bulunuyor. Karaciğeri güçlendirdiği gibi kan yapıcı özelliği sayesinde mide ve bağırsak kanamalarını engelliyor.
Nar suyu: Doğal antibiyotik olarak bilinen nar, damar sertliğine karşı etkili. Yeşil çaya nazaran üç kat daha güçlü bir antioksidan. İshal kesici ve kurt düşürücü özelliği biliniyor.
Kivi suyu: C vitamini deposu olan kivi, enfeksiyonlar ile mücadele etmek ve cilt kusurlarını önlemek açısından yararlı.
Armut suyu: Böbreklerin düzenli çalışmasını sağlayıp kum ve taşların dökülmesine yardımcı oluyor. Yüksek tansiyonu düşürüyor. Kansızlığı ve kabızlığı önlüyor. Sakinleştiriyor, zihni açıyor ve yorgunluğu alıyor.
Elma suyu: Kan şekerini kontrol altında tutan elma suyu, baş ağrılarını gidermede etkili. Bağırsak parazitlerini düşürüyor, kalp ve akciğer kanseri hastalıklarını önleyebiliyor. Romatizma, gut ve mide hastalıklarının panzehiri.
Domates suyu: Bağışıklık sistemini güçlendiriyor, nezle ve grip tedavisinde etkili. Metabolizmayı düzenlediği gibi kısırlığı da tedavi edebiliyor.
Ananas suyu: Yağ yakıcı, idrar söktürücü ve vücudu toksinlerden arındırıcı etkiye sahip olan ananas suyu selülit tedavisinde de kullanılıyor. Cildi nemlendiriyor ve saçları parlatıyor. Tansiyonu dengeliyor.
Çimen suyu: İçinde 100′den fazla vitamin ve enzim barındıran çimen suyunun en önemli özelliği kanı yenilemesi.
Maydanoz suyu: Böbrek, karaciğer ve idrar yollarının temizlenmesine yardımcı oluyor. Gazı gideriyor, bağırsak solucanlarını düşürüyor. Kansere karşı koruyucu, yara–kesikleri iyileştiriyor. Cildi güzelleştiriyor, saç dökülmelerini engelliyor.
Pancar suyu: Demir eksikliği bulunanlar pancar suyu içmeli.
Kereviz suyu: Vücuttaki toksinleri atıyor. Vücudun yenilenmesini ve temizlenmesini sağlıyor. Erken yaşlanmayı önlüyor.
9 Aralık 2009 Çarşamba
KARA KUTUNUN MARİFETİ

Ülkemizde işlenen vahşice cinayetlerde parmağı olduğu ortaya çıkan kara kutu ile ilgili , ilginç bir tespit...Bu cinayetlere sebep otizmdir.Peki , otizmle kara kutunun(TELEVİZYON)alakası nedir? Bakın bu konuda ,pedagog Adem Güneş ne diyor?
Otizm şaka değil bir korkunç gerçektir
Vicdansız insanın pedagojideki bir karşılığı da "otistik" kişi demektir. Otistik kişi duygusuzdur, vicdani mekanizması normal insanlar gibi çalışmamaktadır. Otistik bir çocuk, karşısındaki ile düzgün iletişim kuramaz, göz teması kuramaz, ilişkileri hep yüzeyseldir, duygularının derinliklerine inemez...
Geçen yüzyıla kadar otizm doğuştan olan bir rahatsızlık olarak algılanıyordu. Ancak, otizm hakkında yapılan araştırmalar gösterdi ki, otizm sadece doğuştan değil sonradan da oluşabilen bir davranış bozukluğu idi. Televizyon ile çok baş başa kalana çocuklar üzerinde yapılan araştırmalar gösterdi ki, televizyon çocukların otistik özellik taşımasını tetikliyordu.
Zira yoğun bir şekilde televizyon izleyen çocuk, önce iletişim becerilerini kaybeder. Çocuk, televizyon seyrederken, ekranından gönderilen sinyalleri alır ama kendisi televizyon ile konuşamayacağı için, iletişimin en önemli unsuru olan aktif konuşma ve duygu ve hislerini ifade etme kabiliyetini yavaş yavaş kaybeder. Daha açık bir ifade, televizyon ekranına mahkum edilen çocuklar, "normal insan" olma özelliklerini adım adım terk ederler.
Televizyonun bu negatif tesirini daha da artırıcı olarak; çocukların aileler tarafından ilgisiz bırakılması, aile içinde hak ettikleri statüyü alamamaları, sosyal hayattan kopuk bir yaşantı içinde bulunuyor oluşları "ruhsuz insan" yetişmeyi tetikleyen diğer etkenler olarak ele alınabilir.
Sırf bu yüzden ve bu tehlikeden dolayı, otizm gerçeği Batılı ülkelerin gündemine son yıllarda daha net bir şekilde girmiş durumda. Otizm ile mücadele konusunda batılı ülkeler ciddi bütçeler ayırmaya başlamışlardır. Örneğin Hollanda'da 2008 yılı bütçesinden otizm ile mücadele için 1,5 milyar avro para ayrılmıştır.
Ülkemizde durum nasıl?
Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 72 milyon dolayındaki ülkemiz nüfusunun, 26 milyonluk bölümü 0-19 yaş arasındaki çocuklardan oluşmakta ve bu çocukların televizyon izleme alışkanlığı ise günlük 3 saat civarındadır. Bir başka ifade ile, günlük hayatının 10 saatini uyku ile, 6 saatini okulda ve 3 saati eğitim dışı uğraşlarda geçiren çocuğun geri kalan 5 saatten 3 saati de televizyon karşısında geçmektedir. Çocukların televizyon karşısında iletişim yeteneklerini kaybetmelerinin ötesinde bir de ülkemizde çocukların ruh ve zihin sağlıklarını riske atan duygusal, psikolojik ve fiziksel şiddetle dolu görüntülerle baş başa kalarak yetişiyor olması, tehlike çanlarının korkunç bir sesle çalıyor olduğu anlamını taşımaktadır.
Batılı ülkelerin otistik çocuk sendromu ile mücadele için sarf ettiği çaba ülkemiz yetkililerinin de dikkatini çekmeli, sosyal pedagoglar bu sahada saha çalışmaları yaparak konuyu gündeme getirmelidir. Böylesi bir sorun kendi çocuğumuzda yok diye konuyu önemsenmezlikten gelinmemeli, sosyal hayat içinde böylesi çocukların saçacağı tehlikenin herkesi bir gün yakından ilgilendirebileceği mutlaka bilinmelidir.
8 Aralık 2009 Salı
UYGARLIĞIN SONU ÜZERİNE...
İzlediği haberlerden şikayetçi olan ve nereye gidiyoruz diyen ve bunlarla ilgili yazmamı isteyen çok sayıda okurum var. Bana telefonla ya da maille ulaşıyorlar. Tam bunlarla ilgili konuşurken Sayın Ahmet Çorak abimin psikohipnoterapi mail gurubumuza bir maili geldi. Oldukça hoş kaleme alınmış bir yazı. Kendisinden de izin alarak yazıyı buraya alıntılamak istiyorum. Belki okudukta sonra siz de yorumlarınızla katkıda bulunursunuz:
“ABD’de Kaliforniya’da, 15 yaşındaki bir kıza sokakta 10 kişi birden 2 saat boyunca tecavüz ediyor. Olaya şahit olan 20 kişi ya umursamadan geçip gidiyor, ya onları seyredip tezahüratta bulunuyor (yihuu tarzındaki iğrenç Amerikan tezahüratı) ve tecavüzü cep telefonuna kaydediyorlar, ya da onlar da kervana katılıyorlar. Kimse polisi aramıyor. Haber yakındaki bir eve kadar gelince (hani biri eve girerken “abi sokağın başında iki araba birbirine girmiş, acayip bir şey” gibi bir cümle kurar ya. bu olayda nasıl bir cümle kurulmuş olabilir ki! ), evdekilerden biri polisi aramayı nihayet akıl edebiliyor.
Freud’un önemli bir eseri “uygarlık ve hoşnutsuzlukları” adini taşır. Uygarlığın hoşnutsuzluklarına nevrotikler katlanabilir ve bunun bedelini de nevroz olarak öderler. Nevrotikler sembolleştirme yeteneği olan insanlardır. ABD, uygarlığın hoşnutsuzluklarına artık tahammül edemeyen ve bunu da sembolleştiremeyenlerin giderek arttığı preodipal bir topluma doğru evrilmenin pek çok işaretini taşıyor.
Fenikel 1930′da nevrotiklerin dışında, karakter patolojisi ile gelen hastaların sayısının arttığını ve artık psikanalistlerin bunu dikkate alması gerektiğini yazdı. Freud bunları tedavi kapsamı dışında bırakmıştı. Kernberg bunların içinde daha ağır vakaları “sınır durum” olarak tanımladı. Neye sınır? Tabi ki deliliğe. Yani Batı coğrafyası en azından psikiyatrik populasyon olarak bir yüzyıl içinde nevrozdan borderline’a geriledi. Bu yüzyılın sonunda da psikoza mi gerileyecek? En azından, sokaklarda, psikotik organize olmuş karakter patolojilerinin sayısı mı yükselecek?
Aslında alametler erken belirmeye basladı. Judy(New York, Masterson Enstitüsü Direktörü) New York’ta “schizopath” denen bir hasta tipini ilk kez gözlemlemeye başladıklarını söylemişti. “Şizofren”lerden pek “psikopat”lık sadır olmaz, gerçeklik testleri çok bozuk olduğu için kolay yakayı ele verirler; e biraz saflardır yani. “Psikopat”lar ise kanınızı donduracak vahşetleri göz kırpmadan işleyebilirler. Buna karşılık yakayı ele vermezler, filmlerde bu konu çok islenir, polisleri filmin sonuna kadar peşlerinde koştururlar. “Şizopat”lar ise hem şizofrenler gibi kolay ele düşen ama şizofrenlerden farklı olarak dehşetengiz cinayetler isleyebilen “yeni bir insan türü”. Sanki insandan hayvana doğru tersine bir evrimin ilk ara formlarından biri gibi. Uygarlığın batısının uğursuz bir alametine benziyor Hani bir kedi bir kuşu kapar da onu yer, ve bu onun için doğal olduğu için kalıntıları saklamaya ihtiyaç duymaz ya, bu şizopatlar da böyle, yani saf bir tarafları da var; aynı hayvanı andırıyor.
Freud, uygarlığın sonu için ensest yasağının kalkmasını şart koşar. En son duyduğumuz da şu; birlikte aşk yasayan bir baba-kız, insanlardan “kendi aşklarına saygılı olmalarını” istediler. Tabi konu “aşk”, “tercih”, “saygı” gibi zamanın en kutsal sözcükleriyle formüle edildiğinde, bugün garipsenen bu durumun, fazla uzun olmayan bir zaman dilimi içinde (belki 30-40 sene) kanıksanacağını ve belki de yasal evlenme haklarını alacaklarını tahmin etmek zor olmaz. Ha, “onların aşkından sana ne?” derseniz, Freud’un, bunu uygarlığın sonu olarak görmesi sizi ilgilendirebilir.
Son olarak, “uygarlığın sonu” temasının bazılarını fazla ilgilendirmediğini görürseniz şaşırmayın. Daha ziyade, çevrenizde uygarlıktan “fazlasıyla yorgun” insanlara dikkat edin. Hala bizimle beraberlerse, yorgunluklarının sebebinin vazgeçilebilecek bir alternatif olduğuna dair zihinlerinde bir imge henüz oluşmamış olduğundan olabilir mi acaba?
Elbette bütün bunları nihilist bir hezeyanın ürünleri olarak görme lüksümüz de var. Ama nihilist hezeyanlar genellikle sahibinin hayatini da kapsayacak şekilde kısa bir süre içinde gerçekleşeceğine inanılan hezeyanlardır. Burada ise bir-iki yüzyıl içinde insanlığın durumunun kötüleşme “eğilimi” taşıdığına dair bir projeksiyon söz konusu. Pek çok antiütopya bundan daha kötümser senaryolar içerir. İklim için söylenenler malum… İnsanların psişe cephesinde ise durum böyle gözüküyor…Hele bir de Sorokin’in “ölmekte olan uygarlıkların kadınsılaştıkları” tezini aklımıza getirirsek ….
Not: “Uygarlık” yerine “kültür” kelimesi de kullanılabilir; sonuçta Kızılderilileri yok edenlerin daha uygar ama daha kültürsüz, yok olan Kızılderilileri ise daha az uygar (daha vahşi) ama daha kültürlü olduklarını varsaymak için sebeplerimiz vardır.
Dr Faik Özdengül
4 Aralık 2009 Cuma
26 Ekim 2009 Pazartesi
BAŞARI İÇİN
Keskin bir kararlılıkla hayat amacına adanmak!
Goethe'nin bir özdeyişinde adanmanın gücünü şöyle anlatır: "İnsan kendini adayana dek bir duraksama bir geriye çekilme olasılığı vardır. Tüm insiyatif ve yaratıcılık eylemlerinde, bir etkinsizlik... İnsan kendini tamamen adadığı anda tanrısal takdir de işe karışır. Aksi takdirde asla gerçekleşmeyecek şeyler insana yardım eder. Karardan büyük bir olaylar dizisi oluşur, hiçbir insanın hayal etmediği olaylar ve moral destek, insanın yardımına koşar. Ne yapabilecekseniz ya da yapabileceğinizi hayal ediyorsanız, ona hemen başlayın. Cesaretin içinde daha çok güç ve mucize vardır: Hemen başlayın."
24 Eylül 2009 Perşembe
20 Temmuz 2009 Pazartesi
16 Temmuz 2009 Perşembe
BİRKAÇ İYİ ADAM
2006 yılında ÖSS başarı sıralamasında 28. sırada olan Karaman, 2007de dördüncü, 2008de birinci sıraya yükseldi. 2009da ilk sıralardaki yerini koruyunca başarısıyla dikkat çekti. Peki 2006-2007 döneminde Karamanda ne yapıldı de böyle bir yükseliş ortaya çıktı? Bu başarıda "birkaç iyi adam" ve bir kişisel gelişim kitabının rolü neydi?
BİR ÖĞRETMEN BİR KİTAP OKUDU, BİR ŞEHRİN KADERİ DEĞİŞTİ.
İşte referans gazetesinde manşetten verilen o haber...
İşadamı destek verdi, işçi çocukları ÖSS şampiyonu oldu
13.07.2009 | Bahadır Özgür | Referans gazetesi
"Her Şey Seninle Başlar..." Çaresizliğin kader değil öğrenilmiş bir süreç olduğunu ve her insanın başarılı olmanın yolunu bulabileceğini anlatan Mümin Sekmanın bu kitabı, ÖSSde son dört yılda adını şampiyonlar listesine yazdıran Karamanın başarısınınilham kaynağı oldu.
Bu kitabı çok beğenen bir öğretmenin Bifa bisküvilerinin sahiplerinden Necati Babaoğluna tavsiye etmesiyle Karamanın eğitimdeki makus talihi de değişti. 226 bin nüfuslu bu yoksul il, Bifa, Milli Eğitim ve valiliğin el ele vermesiyle eğitimde adeta bir devrime imza attı. Bu yılki ÖSSde de Karaman, sayısal 1de birinci, eşit ağırlıkta ikinci, sözel 1de ise dördüncü sırada yerini aldı.
Her Şey Seninle Başlar kitabı ilham verdi
Karaman ÖSSde geçen üç yılda olduğu gibi yine genel başarıda İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli, Bursa gibi Türkiyenin zengin illerini geçerek adını gurur tablosuna yazdırdı. 226 bin nüfuslu bu işçi kentinin eğitimdeki başarısının hikayesi ise adeta tüm Türkiye için örnek. Eğitim düzeyi oldukça düşük olan Karamanda her şey, Mümin Sekmanın "Her Şey Seninle Başlar" adlı kitabının Türkiyenin en köklü sanayi kuruluşlarından olan Bifanın sahiplerinden Necati Babaoğlunun eline geçmesiyle başlar.
Bir gün tanıdığı bir öğretmen kitabı Babaoğluna armağan eder. Kitap insanın öğrenilmiş çaresizliğin esiri haline gelmesini ve bundan başarılı olarak nasıl kurtulunması gerektiğini anlatır. Necati Babaoğlu kitabı okur okumaz kararını verir. Babası Yılmaz Babaoğlunun binbir zorlukla kurduğu, nice krizlerde ayakta tuttuğu ve bir sanayi devi haline getirdiği Bifa bisküvilerinin sosyal sorumluluktaki yeni rotası, Karamanın eğitimdeki makus talihini aşmasına yardım etmektir.
Yılmaz Babaoğlu bu fikrini İl Milli Eğitim Müdürü ve valilikle de paylaşarak Türkiyenin en önemli eğitim projesine başlar. Karamanda yaşayan her öğrenciye bedava kitap dağıtılacaktır. İlk seçim Mümin Sekmanın kitabıdır. Tam beş yıl boyunca milli eğitim müdürü, vali ve Babaoğlu kol kola köylere kadar dolaşarak yılda 25 bin kitabı öğrencilere ücretsiz olarak verir. Babaoğlu, kitap verdiği her öğrenciden de bir söz alır: ÖSSde başarılı olmak.
Bürokrat istikrarlı olunca projeler hayata geçti
İl Milli Eğitim Müdürü Sabahaddin Altun, Bifanın çabalarına en büyük desteği verenlerdendir. Sürgün edilmeden, siyasi kaygılar güdülerek tayini çıkmadan koltuğunda 5 yıldır oturmayı başaran nadir bürokratlardan birisi olan Altun, eğitimle ilgili kafasındaki projeleri de zamana yayarak hayata geçirme şansı bulur. Bifanın dağıttığı kitapların faydalı olabilmesi için okullarda ders başlamadan ilk 25 dakikayı "okuma zamanı" olarak ilan eder. Böylece öğrenciler sınav, ders, not kaygısı gütmeden ilkokuldan başlayarak her gün 25 dakikalarını okumaya ayırır.
Babaoğlu, bedava kitap dağıtmakla eğitimde sorunların çözülmeyeceğini bilir. Zira, Karamanın yoksul işçi ailelerinin çocuklarının kurtuluşu için önlerindeki tek seçenek eğitimdir. Bu nedenle Bifanın sosyal sorumluluk projesi kurumsallaşmak ve daha da önemlisi şirketin bir girişimi olmaktan çıkıp Karamanın eğitim projesine dönüşmek zorundadır. Babaoğlu derhal okul yatırımlarına başlar. Önce Bifa 1 İlköğretim Okulunu yaptırır.
Ardından Yılmaz Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Bifa Lisesini kısa sürede bitirir ve hepsini tüm ihtiyaçları karşılanmış olarak Milli Eğitim Bakanlığına devreder. Ayrıca Özel Babaoğlu İlköğretim Okulu ve Özel Uğur Dershanelerini kurarak bir yandan kendi eğitim yatırımlarına da girişir. Babaoğlu, eğitim yatırımlarının sonuçlarını bir süre sonra ÖSSde il bazında Karamanın başarıyı yakalamasıyla almaya başlar.
5 yıl gibi kısa bir sürede Türkiyenin ilk üç ili arasına girmenin getirdiği keyifle eğitim konusunda yeni projeler geliştirir. Bu sefer hedef aileleri de işin içine katmaktır. Bu doğrultuda ilde her yıl eğitim seminerleri düzenlemek için bir çalışma planı oluşturur. İlk semineri verecek kişi ise, tüm bu eğitim hamlesinin ilham kaynağı olan "Her Şey Seninle Başlar" kitabının yazarı Mümin Sekmandır. Seminerin başarısı üzerine Babaoğlu bizzak İstanbul ve Ankaraya giderek eğitim konusunda seminer verecek kişileri Karamana getirir.
İşte 5 yıl önce bir hayal gibi başlayan eğitim devriminin sonucu dün yine somut olarak alındı. Karaman, ÖSS sonuçlarına göre iller bazından yine gurur tablosunda üst sıralarda. Sayısal 1de birinci, Eşit Ağırlıkta ikinci, Sözel 1de ise dördüncü oldu. Kitap dağıttığı öğrencilerin verdikleri başarı sözünü tutmalarından dolayı son derece memnun olan Bifanın sahibi Yılmaz Babaoğlu ise ÖSS sonuçları karşısında tek cümlelik bir yorum yapıyor: "Gurur duyuyorum."
KARA TAVADAN BİSKÜVİ FABRİKASI ÇIKARDI
1936da Karamanda doğan Yılmaz Babaoğlu, okulu bitirdikten sonra babası Osman Beyle birlikte kabzımallık yaparak çocuk denecek yaşta iş hayatına atıldı. Buradan elde ettiği birikimle 1960lı yıllarda çok ortaklı olarak kurulan Bifa Bisküvi Fabrikasına ortak olarak girdi. İlerleyen yıllarda işin başına yönetici ortak geçen Yılmaz Babaoğlu, cesur girişimleriyle kara tavalarda bisküvi üretimi yapan küçük bir işletmeyi modern ve çağdaş bir fabrikaya dönüştürdü.
İş yaşamında Karamana yatırım yapmayı ilke edinen ve bundan asla vazgeçmeyen Yılmaz Babaoğlu, Bifa Bisküviden başka Bifa Oluklu Mukavva, Bifa Un ve Gıda ile Babaoğlu Yem ve Tavukçuluku da kurarak yaklaşık 1500 kişiye iş imkanı sağladı. Bifa, eğitim ve spor alanında da ciddi yatırımlar yapıyor.
İŞÇİ KENTİ KARAMANIN EĞİTİM DIŞINDA İMKANI YOK
Bifanın çabaları ilde eğitim alanında ciddi bir rekabete de vesile oldu. Tam 11 dersane açıldı. Ancak diğer illerden farklı olarak Karamanda dersaneler okullarla rekabete girmek yerine, onların tamamlayıcı bir parçası gibi hareket ediyor. Nitekim ilin en büyük dersanelerinden Sabah Dersanesinin yöneticilerinden Ümit Şaştım, "Karamanda veli-okul-dersane işbirliğini kurduk. Üç aktör de ortak hareket ediyor. Üstelik amaç sadece ÖSS değil. Eğitim kalitesi" diyor.
Birlikte projeler ürettiklerini ve dersane öğretmenlerinin saat kaç olursa olsun rahatlıkla velilerin evlerine giderek öğrencilere yardımcı olduklarını belirtiyor. ÖSSdeki başarının ardında da bu işbirliğinin yattığını ifade eden Şaştımın şu değerlendirmesi, Karamanın "çaresizliğini" nasıl başarıya dönüştürmek zorunda olduğunu da özetliyor: "Karaman zengin bir yer değil. İşçi kenti. Kimsenin eğitim dışında başka çaresi yok. Bu nedenle eğitime yapılan her yatırım karşılığını buluyor." Bifanın sahibi olduğu Uğur Dersanesinin yöneticilerinden Ali Konukseven ise Karamanın maddi durumunu düşünerek fiyatları mümkün olduğunca düşük tuttuklarını belirtiyor. Konukseven, "Başka illerdeki dersaneciler bize şaşırıyor. Bu fiyata dersane işler mi diyorlar.
TBMM, BABAOĞLUNA BUGÜN ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ VERECEK
Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) her yıl verdiği onur ve üstün hizmet ödüllerinden birisine 2009 yılı için Bifanın kurucusu Yılmaz Babaoılu da layık görüldü. Ödül bugün Mecliste yapılacak törenle TBMM Başkanı Köksal Toptan tarafından takdim edilecek.
İŞTE KARAMANIN ÖSS KARNESİ
* 2006da Karaman ÖSSde en başarı iller sıralamasında 28. sırada yer aldı.
* 2007de üniversiteye en çok öğrenci gönderen 4. il oldu. Eşit ağırlıkta Türkiye ikincisini, sözel ağırlıkta üçüncüsünü, sayısal ağırlıkta ise beşincisini çıkardı.
* 2008de sayısal ağırlıklı puanda 5. il, eşit ağırlıklı ve sözel puanda 6. il oldu. 145 ve üstünde puan alanların yüzdesine göre ise Karaman Türkiye şampiyonu oldu.
* 2009da sayısal 1e göre birinci, eşit ağırlıklı puana göre 2., sözel 1e göre ise 4. sırada yer aldı.
BAŞARI ORTALAMASI
YIL İL SIRASI
2003 45
2004 35
2005 30
2006 28
2007 4
2008 1
ÇARESİZSENİZ,ÇARE SİZSİNİZ...



Bir kış akşamıydı. Hava çok soğuktu, kar yağıyordu. Kardeşimle ben tek odalı bir evde kalıyorduk.Ailem köyde yaşıyordu. Okumak için Sivrihisar’a gelmiştik. İçe kapanık bir öğrenciydim.Öğretmenlerimle konuşmaz, derdimi kimseye anlatamazdım. Çünkü öğretmenlerimiz bize sert davranırdı, bazıları da bizi döverdi.

















