4 Haziran 2014 Çarşamba

PEYNİRİMİZİ KENDİMİZ YAPALIM MI? HEM SAĞLIKLI HEM YAĞSIZ...

Geçenlerde gördüğüm bir peynir tarifini denemek istedim. Tarifi okuduğumda, çok kolay olduğunu gördüm.Epey zamandır, öğrencimden aldığım mis gibi sütten yoğurt yapıyordum. Peyniri de denemek istedim. İlk yaptığım peynir harika olunca, bundan sonra kendi peynirimi yapmaya karar verdim. Fakat kilo bizim için bir problem olmaya başlamasın diye, sütün yağını alarak yapmaya başladım. İşte tarifi...



Malzemeler:
-5 lt. süt
-Yarım kase kadar sirke
-Süzmek için temiz bir tülbent ve süzgeç

Yapılışı:
Sütü kaynatıp bekletiyoruz. Soğuyan sütün üzerindeki kaymak tabakasını alıyoruz. Kaymağı aldıktan sonra, sütü tekrar kaynamaya bırakıyoruz. Kaynamaya başlayan sütün içine sirkeyi ekleyerek yavaştan karıştırıyoruz. Bu arada zaten, sütün kesildiğini görürsünüz. Bir kaç dakika kaynatarak iyice kesilen sütü, içine tülbenti yaydığınız süzgece boşaltarak süzüyoruz. Elimizi yakmadan, tülbenti sıkarak peyniri sıkıştıralım ki toparlansın. Bu şekilde iken peynirin üzerine, ağır bir materyal koyarak şekil almasını ve iyice süzülmesini sağlamalıyız. Ben evdeki döküm tencereyi koyuyorum. Üzerinde ağırlıkla bir gece bekletip, ertesi gün dilimleyerek, hazırladığımız tuzlu suyun içine peynirlerimizi bırakıyoruz. İsteyen kaymağını almadan yağlı yapabilir. O zaman, ilk kaynatmada hemen sirkeyle kestirebilirsiniz. Bakın bakalım beğenecek misiniz????
Afiyet olsun:))))

6 Eylül 2013 Cuma

SEN ÖYLE ÇAĞIRMASAN, BEN BÖYLE GELMEZDİM...



Trabzonlu Zehra ile, Isfahan'lı Azeri Türkü bir genç olan Settarhan'ın hikayesi. Tacir ile muhacir diyor yazar onlara. Kapakta ki bu cümleleri duyunca bir anlam veremedim en başta. Taciri anlamıştım ama muhacir niyeydi?? Gene her ikisinin birbirinden çok uzakta olması ve aralarında herhangi bir bağ bulunmaması dolayısıyla (nasıl olupda buluşacaklar diye) kurguda eksiklikler olacağını düşündüm.Daha önce de Nazan Bekiroğlunun kitaplarını okumayı denemiş ama haz almadığım için bırakmıştım. Tabii bütün bunlar bana kitabı boşa aldığımı düşündürdü ama, inatla ilk sayfaları okumaya başladım. Bir müddet sonra kitap sarmaya başladı. Sonuna kadar çok zevkle ve heyecanla okudum. Sonuçta hayatımda müstesna yeri olan kitaplardan biri oldu.
Nar ağacı sayesinde, yeni bilgiler  edindim, değişik duygular yaşadım. Kalandar (Kalandar Rumi Takvim'in ilk ayıdır. Kalandar'ın birinci günü Miladi Takvim'e göre Ocak ayının 14'üne tekabül eder. Karadeniz Bölgesinde, özellikle Trabzon ilinde bu gecenin ayrı bir önemi vardır. Geleneksel olarak bu gecede çocuklar dışarı çıkar ve evleri dolaşmaya başlarlar. Ellerindeki poşetleri evlerin kapısına koyup zile bastıktan sonra ev ahalisinin poşetin içine koyacakları hediyeleri beklerler. Bu sırada da bazı maniler söylerler.), Harşit çayı, zerdüştlerin ölülerini ne yaptıkları,İran'ın o dönemde nasıl bir ülke olduğu, Balkan savaşında neler yaşandığı gibi bir sürü şeyi dağarcığıma ekledim.O dönemde ki Osmanlı'da ki yöneticilerin yaptıkları yanlışlar, gencecik insanların zor şartlarda, cepheye sürülüp, daha savaşamadan salgın hastalık, açlık yorgunluk gibi sebeplerle ölmeleri beni kahretti.O dönemde karadeniz bölgesinden Ruslar geliyor diye, batıya göç olduğunu öğrendim.Tabii Bolşevik ihtilalinin nasıl şekillendiği hakkında fikir sahibi oldum vs. vs....
Çayı çok sevmem dolayısıyla, İran'da ki çayhaneler hoşuma gitti. Yazar öyle güzel anlatmış ki, bazı bölümleri okurken kendimi orada çay içerken buldum:)) Kitapta çayhanelerin orada ki sosyal hayata katkısının önemi anlatılmış.Rusların İran üzerinde ki etkisi de var tabii. 
Kader ağlarını örüyor ve nereden nereye diyecek bir hikaye ortaya çıkıyor. Hikaye çok gerçekçi, çünkü Nazan Bekiroğlu'nun dedesi ve anneannesinin hikayesi.Yazılanlar da kendisinin yaşadıkları ve tabii biraz da kurgu. Kitabın çarpıcı olması bundan kaynaklanıyor herhalde.
Bu kitapla ilgili daha yazacak çok şey var, ama ben size onları yazmak yerine, alın okuyun derim. Alın, okuyun ve hayatınızda hoş bir tat bıraksın bende ki gibi....İyi okumalar...

TEKRAR, YİNE YENİDEN...

Mehtap hanımla birlikte verdiğim kilolardan sonra, araya giren tatil, ramazan ve bayram derken; geç yatıp geç kalktık, ara öğünleri aksattık, ne bulduysak yedik. Dolayısıyla hem eşim hem ben 3 kg. yi geri almışız. Şimdi Mehtap'la tekrar, bu alınan kiloları vermeye başlıyoruz. Bizimle birlikte olacak herkese kolay gelsin...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

BAYRAM KÖMBESİ

Ramazan bayramında memleketim Osmaniye'de herkes bu mayalı, baharatlı ve tatlı kömbeden yapar. Çocukluğumdan beri her bayram bu lezzeti tattık.Ben çocukken, evler de bu kadar tatlı, pasta, börek yapılmazdı. Dolayısıyla bayram kömbesinin ayrı bir tadı olurdu bizim için. İçinde yumurta olmadığı için de kolay kolay bayatlamaz ve büyük çuval dolusu yapılırdı ki bayram sonrasında da tüketilirdi.Ramazanın sonuna doğru herkeste bir kömbe yapma telaşı başlardı. Tabii mayalı hamur olduğu için, sahurdan yoğurulur, mayaya gelmesi beklenir, fırına götürülür, pişirilir, eve getirilir.O gün mis gibi taze taze, iftar sonrası tadına vararak çayın yanında yenir. E tabii gurbette de olsam ben de geleneği bozmadım, kömbeleri yaptım. Tabii bolca tükettim, öyle olunca da bir haftada tam yarım kilo almışım. Belki bu güzel lezzeti denemek isteyenler olabilir diye tarifin vereceğim ama, dikkatli yemenizi tavsiye ederim.
Malzemeler:
8 su bardağı un
1 su bardağı tereyağı
1 su bardağı sıvı yağ
3 su bardağı şeker
2 su bardağı süt
2 paket kuru maya( yaş maya da olabilir ben küçük paket kuru mayayla yaptım)
2 paket kabartma tozu
Tarçın
Karanfil
Yenibahar
Çörekotu
Susam
Unla birlikte maya, şeker, süt, yağlar, kabartma tozu, baharatlar, çörek otunun ve susamın az bir miktarı ile sert olmayan bir hamur yoğuralım. Eğer elimize yapışıyorsa bir miktar unla dengeleyelim. Mayalanmaya bırakalım. Mayaya geldikten sonra, üst kısmını bolca susam ve çörek otuna  batırarak ( biraz da üzerine bastıralım ki susamlar dökülmesin) fırında 175 derecede üzeri kızarana kadar pişiriyoruz. Afiyet olsun, ama kilo olmasın :))


10 Mayıs 2013 Cuma

BUKET UZUNER VE SU...


Buket Uzuner’ i Pelin Çift’in Öteki Gündem gibi gayet ciddi ve güzel bilgiler veren programında (Şamanizmin ve şamanların konuşulduğu bir programdı) güzel güzel konuşurken görünce, gidip kitabı alayım dedim. Kitabın adı “Su”. Konusu nedir derseniz; şamanizmle ilgili herkesin aşağı yukarı bildiği şeyler ve birtakım toplumsal sorunlar. Fakat bu sorunlar  acemice ve insanın gözüne sokarak, dikte ederek anlatılmış. Kurgu son derece gerçeklikten uzak ve tutarsız. Esas anlatılmak istenen, sanki Şamanizm değil de, o başlık altında başka toplumsal sorunların anlatılması. Şamanizmi anlatan bir kitap olarak lanse edilmesine rağmen, burada şamanizmle ilgili önemli bilgiler de görmüyoruz.
Kitaptaki diyaloglar çok sıkıcı, sanki çocuklar için yazılmış bir kitap okuyormuş gibi oluyorsunuz. Yazar mütemadiyen bu diyaloglarla okuyucuya ders vermeye çalışmış. Bu şekilde olunca toplumsal konulara, yazarın okuyucuya kendi bakış açısını dikte etme durumu ortaya çıkıyor.
Konu; birdenbire ortadan kaybolan, bir  gazetecinin aranması. Mekan İstanbul, başrollerde, kaybolan Defne Kaman(kendisi de kaman olan), Defne’ nin ninesi Umay (O da kaman), Defne’yi aramayı kendisine görev bilen( izne çıktığı halde) komiser Ümit ve hayattan kopmuş bir kadın olan sahaf Semahat. Bir de Ümit’ in aşık olduğu güya  kapalı ve ailesi radikal bir şekilde dindar olan Tasvir adındaki kız. Tabii bir de polisiye roman kahramanı Matt  Scudder var.
Olay o kadar acemice kurgulanmış ki bazen komedi okuyormuşsunuz gibi geliyor. Bir kere ortada, başkomiser olması gerekirken, 32 yaşında olupta hala komiserlikte kalmış biri var. Bu arkadaş her ne hikmetse yüzyılın en sıcak günlerinde uzun kollu üniformayla dolaşıyor. Kitabında böyle bir tipleme yapan yazarın, emniyette mayıs ayında verilen bir emirle yazlık kıyafete geçildiğini bilmesi, bilmiyorsa kitabı yazmadan önce bu tür konularda bilgi edinmesi gerekir. Yunus balığı kısmı ayrı bir alem zaten, gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yazım yanlışlarını da ekleyince kitap evlere şenlik bir hale dönüşüyor.
Magazinsel, azapkar,  cinnetkar, haker  türü kelimeler var. Kaba bir şekilde kullanılan “falan”, “yahu” gibi kelimeler hoş olmamış. Ayrıca, güneş doğarken kahve içilmesi ve sonrasında kahvaltı yapılması, bunun da “kahve-altı” olarak anlatılması, eski Türklerde böyle yapıldığının iddia edilmesine ne diyeyim bilemedim? Burada, Türklerin Orta Asya’ dayken kahve içip içmedikleri sorusu ortaya çıkıyor.
Komiser Ümit yıllarca sahaf Semahat’in dükkanının önünde devriye olarak geçiyor dükkanı görmüyor, ama nedense Tasvir’ le gezerken dükkanın farkına varıyorJ)) Böyle bir polis hayal edemiyorum, acaba yazar polislerle dalga mı geçiyor???  “Tasvir’ i her düşündüğünde içi yanıp burnu sızlayan Komiser Ümit, yine burnunu çekti.”(s. 29) Bizim bildiğimiz burun direği sızlar, yazar  öyle yazmak istedi de elimi sürçtü acaba??? Ayrıca sahaf Semahat kıtlama değil de kırtlama çay içiyormuş. Yazar belki kelimenin aslını öyle biliyordur ne diyelim. Yazarın yanlış bildiği şeylerden biri de galiba “fare düşse başı yarılır” sözü. Biz genellikle boş mekanları ifade ederken bu deyimi kullanırız ama bakın yazarımız ne anlamda kullanmış:
“ Fare düşse başını yaracak kadar karmakarışık masasının üzerinde telefonunu ararken” (s. 161)
En çok güldüğüm şeylerden biri de, eskiden bohçacıların aslında kapı kapı dolaşıp bohçalarında kitap sattıkları idi.
 Daha eleştirecek çok şey var ama  bu kadarı da size kitapla ilgili az çok bilgi vermiştir herhalde. Kısacası gaza gelipte bu kitabı aldığıma pişman oldum. Bundan sonra ki yazım beğendiğim bir kitapla ilgili olacak. Herkese iyi okumalar…

9 Ocak 2013 Çarşamba

MPG DİYETİ

Yeni yılda www.mevsimlerdenroma.blogspot.com da Mehtap hanımın oluşturduğu yeni gruptayım:)))

2 Ocak 2013 Çarşamba

mevsimlerden Roma...: *DEGISMEYEN TEK SEY DEGISMEK...

mevsimlerden Roma...: *DEGISMEYEN TEK SEY DEGISMEK...: Biz yine bir pazartesi baslayacagiz. 14 ocak baslangic tarihimiz... Ben olsam sizin yerinizde sorardim, "yine yeniden ve son kez demem...

7 Ocak 2012 Cumartesi

TÜRKÇE ROMAN ABD'DE BESTSELLER OLDU


Maryland Üniversitesi'nde 35 yıldır mühendislik alanında öğretim üyeliği yapan Türk profesör Yavuz Oruç'un, 9 Aralık'ta ABD'de Türkçe basılan romanı "İkinci Peron", satış listelerinde üst sıralara yerleşti.

Okuyucuyu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kuruluş yıllarında yolculuğa çıkaran romanın ilginç karakterleri ve otantik aşk hikayeleri, döneme farklı pencerelerden baktırıyor.

Yazarın, annesinin günlüklerinden, mektuplarından ve takvim yapraklarına tutulmuş notlarından yola çıkarak yazdığı roman, gerçek ve kurguya dayanan olaylar örgüsüyle dikkati çekiyor.

Bilkent Üniversitesi'nde de dersler veren Prof. Dr. Yavuz Oruç, yaptığı açıklamada, "İkinci Peron" romanının aralıkta ABD'de Türkçe basıldığını belirtti.

ABD'ye doktora için gittiğinden bu yana 35 yıl geçtiğini, bu sırada ülkede elektrik mühendisliği alanında birçok proje hazırlayıp, birçok bilimsel makaleye imza attığını belirten Oruç, "İkinci Peron"un ilk romanı olduğunu söyledi.

Oruç, "Kitabımın, ABD'de basılan ilk Türkçe romanlar arasında bulunduğunu söyleyebilirim" dedi.

Romanının, 17 yaşındaki kahramanı Tomris'in, Ekim 1942'de, Ankara'da 2,5 yıldır eğitim aldığı İsmet Paşa Kız Enstitüsünden ayrılıp memleketi Amasya'ya gitmek üzere trene binmesiyle başladığını dile getiren Oruç, bu yolculuk sırasında hem gerçeğe hem de kurguya dayalı olayları geriye dönüşlerle anlattığını söyledi.

Yavuz Oruç, romanının kurgusunu şu sözlerle özetledi:

"Tomris'i dayısı okuldan alıyor. Trenle Amasya'ya giderken yan kompartımanda iki kişiyle karşılaşıyor, bu kişiler, ileride tanıyacağı bir çocuğun annesi ve babası. Tren giderken, zaman eğrisinde hayal kuruyor ve tüm geçmişini düşünüyor. 1900'lü yıllara kadar gidiyor, anneannesini, dedesini, annesini, babasını onların nasıl evlendiğini hatırlıyor. Tomris, trenin hareketiyle, geride bıraktığı zamanı ve bir yandan da geleceğini düşünüyor."

Romanında Osmanlı-Rus Savaşı'ndan 2. Dünya Savaşı'nın bitişine kadar geçen zamanda gerçek ve kurgusal öyküleri, romanın kahramanı Tomris'in çevresindeki ilişkiler üzerinden anlattığını bildiren Oruç, romanındaki ilginç karakterler ve otantik aşk hikayelerinin, döneme farklı pencerelerden bakılmasını sağladığını da kaydetti.

"Karakterler benim çok yakınımda"

Romanı yazmaya nasıl karar verdiğini de anlatan Yavuz Oruç, romanın kahramanlarından Tomris'in annesi olduğunu ifade etti.

Annesinin elindeki mektuplarla bir gün kendisine gelerek "bunları yazar mısın?" dediğini aktaran Oruç, romanın "Başlarken" bölümünde şu ifadeleri kullandı:

"2010 yılının sıcak bir haziran gecesiydi. Yeşilırmak Nehri'nin kenarında bir apartmanın dördüncü katında, elinde bir fotoğraf albümüyle gözlerimin içine bakarak 'Yazar mısın bunları?' diye sorduğunda, 'Elbette' demiştim. 'Elbette yazarım'. Sonra torba torba Şaziment'in, diğer arkadaşlarının, ablalarının, hocalarının mektuplarını önüme yığdığında ve teker teker okuduğumda her bir mektubu, bildim ki yazmalıyım.

Anlatmalıyım, kalemimi tutup yazabildiğim kadarıyla, çocukluk hayallerinin nasıl yıkılıp yok olduğunu, gençlik umutlarının nasıl yeşermeden solup sarardığını. Sadece seni değil, diğer kahramanların senin öykünle kesişen öykülerini de anlatmalıyım ki bilinsin her şey acısıyla, tatlısıyla...

1942 Ekim'inde bindiğin Amasya trenine seninle binmeyi ne çok isterdim bir bilsen. Binemedim elbette. 1953 yılı daha doğmamıştı benim gibi, ama bana verdiğin o mektuplar yok mu? Beşik gibi salladı beni Amasya'yla Ankara arasında. Gel istersen tekrar çıkalım yola, dolaşalım birlikte o eski mekanları zaman eğrisinde 1900'lü yılların başından başlayarak..."

Yıllardır bilimsel araştırmalarla uğraşan bir akademisyen olarak yazdığı romanın başka heyecanlar yarattığını dile getiren Oruç, "Bu heyecanı başkalarıyla paylaşabilmenin mutluluğunu yaşıyorum" diye konuştu.

Sırada bir aşk romanı var

Kitabının ABD'deki internet satış listelerinde çeşitli kategorilerde farklı sıralarda yer aldığını, ancak bir listede 12. sıraya kadar yükseldiğini bildiren Oruç, "İngilizce olarak yazdığım akademik bir kitabım da var, ama ABD'de Türk romanı hemen hemen basılmıyor. Bir Türk romanının bu sıralara yükselmesi ilginç oldu gerçekten" dedi.

Romanın kadınlara biçilen rolü irdelediğini söyleyen Oruç, "Kadınlara 'Sen bu olacaksın, sen şu olacaksın' denilir hep. Aslında bu, sadece o yıllarda değil, teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde bile böyle" diye konuştu. Oruç, romanın Türkiye'de basımı için bir yayınevi ile görüşmelerinin devam ettiğini de söyledi.

Sonraki romanında Amasya'nın elma bahçelerini anlatan Strabon ile Mihri Hatun arasındaki aşkı yazmak istediğini belirten Oruç, "1600 yıl gibi bir zaman var aralarında. Kadın toprağa, bahçeye, Amasya'nın güzelliklerine aşık. Mihri Hatun Strabon'u biliyor, Strabon ise Mihri Hatun'u bilmiyor. Bu da çok ilginç bir roman olacak" dedi.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

YOĞURTLU KEBAP

Sizlerle bugün,ramazana özel bir yemek tarifi paylaşmak istiyorum.Bu yemeği ilk defa Kahramanmaraş'ta bir lokantada tattım.Geçen gün iftara ne yapayım diye düşünürken aklıma geldi ve denedim.Yemeğin aslı,köfte büyüklüğünde kıymadan yapılan kebaplık etle hazırlanıyor.Ben evdeki kıymayla hazırladım.Evde önceki günden kalan pideleri de böylece değerlendirmiş oldum.Tarifimiz 4 kişilik.
MALZEME:
-250 gr.kıyma
-Bir orta boy ince pide
-2 domates
-8 adet yeşil biber
-250 gr.yoğurt
-Bir miktar sıvıyağ-tereyağ
-Pul biber,nane
-2 diş sarmısak
YAPILIŞI:
Önce kıymaya biraz tuz katarak,iyice yoğuruyoruz.Küçük küçük köfteler hazırlıyoruz,köfteleri teflon tavada az yağda pişiriyoruz.Diğer yanda çok az yağda domatesleri dörde bölerek,biberleri ise tüm olarak tavada şöyle bir çeviriyoruz.Sarmısaklı yoğurt hazırlıyoruz.Tabaklara pideleri küp küp doğrayarak koyuyoruz.Üzerine sarmısaklı yoğurt ekliyoruz.Yoğurdun üzerine,köfteleri ve sotelediğimiz domates ve biberleri ekliyoruz.Son olarak yağda pul biber ve naneyi sıcak olarak üzerine gezdirdikten sonra servis yapıyoruz.Afiyet olsun...

11 Temmuz 2010 Pazar

İKİ KEŞİŞ...



İki keşiş yolda giderken, bir su birkintisinden karşıya geçmeye çalışan genç bir kadını görürler. Keşişlerden biri, genç kadını kucaklar ve suyun öteki tarafına geçirir. Öteki keşiş arkadaşının bu davranışını başka bir şekilde yorumlar ve hiç de hoş karşılamaz. Yaklaşık bir kilometre sonra, kendini daha fazla tutamaz ve;

"Böyle bir şeyi nasıl yapabildin?" der. "Biz keşişiz! Bırak kadını kucaklayıp karşıya geçirmeyi, onlara bakmamız bile yasaktır."

Öteki keşiş arkadaşına söyle cevap verir;

"Ben o genç kadını bir km. geride bıraktım, sen ise onu hala taşıyorsun"....

Sorunlarımızın, üzüntülerimizin ve hayal kırıklıklarımızın geçmişte kalmasına izin vermezsek bunlar omuzlarımızdaki bir yük haline gelir.

Agirliklari, bizi gülmekten alıkoyar. Eğer keyifli bir hayat istiyorsak, içinde bulunduğumuz koşullarla uğraşıp durmaktan vazgeçmeli, yaşadıklarımızı kabullenmeyi öğrenmeliyiz.

Değişmesini istediğimiz şeylerin üzerinde durmalı ve bunun için çaba sarfetmeliyiz.

Ama bunu yaparken olayların üzerinde çok fazla yoğunlaşıp,

tüm gücümüzü bunun için harcamaya kalkarsak, çevremizde olup biten hiç bir şeyi göremez hale geliriz.

8 Temmuz 2010 Perşembe

22 Haziran 2010 Salı

DUYGU YÖNETİMİ


İnsan denen varlık öylesine mükemmel bir donanıma sahiptir ki tepkisiz kaldığımız hemen hemen hiçbir olay yoktur. Hiç tepki göstermemek bile tepkisizlik tepkisi değil midir?

İnsan tepkisini ortaya koyarken duygularını kullanır. O an hangi duygu yoğunluğunu yaşıyorsa olaylar karşısında gösterilen davranışlar da o yönde gelişir genellikle. Mesela herhangi bir nedenle psikolojik sıkıntı içerisinde olan insan çevresinde gülen yüzler görmeye tahammül edemez, ister ki herkes kendisi gibi sıkıntılı olsun, bu onu rahatlatacaktır. Hepimiz yaşamışızdır; derdini bizimle paylaşmaya gelen bir dostumuza, başkalarının da yaşadığı sorunlardan söz ettiğimizde bu dostumuzun biraz da olsa rahatlamış olarak yanımızdan ayrıldığına bizzat ben çok şahit olmuşumdur. Ya da bunun tam tersi de yaşanabilir. Keyfi ve neşesi üst düzeyde olan birisi etrafında karamsar, asık suratlı insanlar görmeye katlanamaz.

Görüyoruz ki bizim diğer insanlarla olan iletişimimizi sahip olduğumuz duygularımız yönlendiriyor ve şekillendiriyor. Öyleyse olumlu duygularımızı beslemeliyiz. Peki bu nasıl olacak? Tabiî ki olumlu düşünce geliştirerek. Her gördüğümüz olumsuzlukta yakalanacak pozitif bir nokta mutlaka vardır. Bu polyannacılık oynamak değil, hayatı anlamaktır. Bu gün kara dediğine bir saat sonra ak diyen çok insan görmüşüzdür. Bu eğer bir inatlaşma sonucu değilse düşünce gelişimidir. Düşüncesini geliştirebilenler etraflarında olup bitenin farkına varabilirler.

Duygularımızın hakimiyeti altında olduğumuz sürece hatalı davranışlardan kurtulmamız mümkün değil. Duygularımızı yönetebilirsek doğru davranışlar üretebiliriz. Her insan elbette özünde her duyguyu barındırır. Bu duyguları çıkarıp çöpe atmak imkansızdır. Yapılması gereken, duyguların güzel ve doğru olana kanalize edilebilmesidir.

Duyguların akıl süzgecinden geçmemiş hali bize sadece beyaz ve siyah alanları gösterir. Sadece beyaz ve siyah alanları sıradan düşünce geliştiren insanlar da görüyor zaten. Önemli olan gri noktaları yakalayabilmektir diye düşünüyorum. Gri noktalar ise duyguların akıl süzgecinden geçirilmesiyle yakalanabilir. Tarihin yazdığı insanlar bu noktaları da görebilen insanlardır.

Yaşananlar her zaman göründüğü gibi olmayabilir. Görünmeyen tarafa bakabilmek gerekir. Ufkunu dar tutanlar dar düşünce kalıplarından sıyrılamazlar. Duygularımızı yönetebilmek ufkumuzu genişletir. Geniş ufuklar bizlere yeni fırsatları görmemizi sağlar.

Rahmetli babam bir gün bana şöyle demişti: “Oğlum! Sinirlendiğinde kendine bir dakika ayır ve elini yüzünü yıka bu senin kızgınlıkla yanlış şeyler yapmanı engeller.” Bunu üniversite son sınıfta başarabildim. Artık duygularımın beni yönetmesine ve yanlış şeyler yaptırmasına izin vermemeye özen gösteriyorum. Bunu herkes yapabilir. Öfkeyle kalkan zararla oturur atasözünü haklı çıkarmak gibi bir görevimiz yok hayatta.

Sürekli yaptığımız şeyler alışkanlıklarımızı, alışkanlıklarımız karakterimizi, karakterimiz söz ve davranışlarımızı oluştururmuş. Eğer inat denen duygumuzu iyi yöne kanalize edersek bu inadımızı olumlu düşünme ve güzel işler yapma adına kullanabiliriz. Göreceksiniz ki güzel düşünmeyi alışkanlık haline getirdiğimizde söz ve davranışlarımız da güzelleşecektir.

18 Mayıs 2010 Salı

3. KÖPRÜNÜN ADI "HAMİDİYE" OLSUN

3. köprü için isim tartışmalarının yaşandığı şu günlerde köprü için çok farklı bir teklif geldi. Facebook' ta bir grup genç 3. köprüye "HAMİDİYE KÖPRÜSÜ" adı verilmesi için kampanya başlattı. Açılan sayfaya her gün yüzlerce kişi katılıyor. İşin ilginç yanı bu ismin kendiliğinden ortaya çıkması. Bu güne kadar telaffuz edilen isimlerin arasında bu isim yoktu. Hamidiye ismi Abdülhamit Han tarafından yaptırılan eserlere veriliyor. Abdülhamit Han Bu isimle Dünyanın dört bir yanında hayır eserleri yaptırmış. Abdülhamit Han'ın İstanbul için bir köprü çalışması yaptırdığı biliniyor.

Gençlerin bu çalışmaya atfen köprüye isim olarak fikir babasının adının verilmesini istedikleri görülüyor. Bu kampanya netice verirmi bilinmez ancak gençliğin ecdadının bu vesile ile hatırlamış olması memnuniyet verici.

Bu vesile ile Abdülahmit Han'ın İstanbul için yaptırdığı köprü bir kez daha hatırlandı. Geçmiş aylarda aylık olarak yayınlanan Yedikıta Dergisi bu köprünün planlarını yayınladı. Titiz bir araştırma ürünü olan bu dosyanın bir kısmını burada ilginize sunuyoruz.

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, İstanbul Boğazı'nın, Sarayburnu-Üsküdar ve Rumeli Hisarı-Kandilli arasında olmak üzere iki köprü ile bağlanması projesi yapılmıştı. Fransız inşaat mühendisi F. Arnodin'e 1900 yılında çizdirilen projede köprülerin, Eyfel Kulesi'nin yapıldığı çelik teknolojisiyle yapılması hedefleniyordu.

Sarayburnu-Üsküdar arasındaki aktarma köprünün iki kara tarafından ayakları arasındaki mesâfe 1700 metre idi. Projede beş ayak üzerine kurulması planlanan köprünün orta ayağının 32 metre derinlikteki deniz tabanına oturtulması planlanmıştı. Denizden yüksekliği 50 metre olan köprünün altından asılacak teleferiklerle vagonların taşınması hedefleniyordu. Rumeli Hisarı-Kandilli arasında yapılması planlanan köprü ise ilgili vesîkasında "Cisr-i Hamîdî" (Hamîdiye Köprüsü) olarak isimlendirilmiş sâbit bir köprüydü. Projede istasyonların Bakırköy ve Bostancı'ya kurulması, böylece demiryolunun şehrin dışından geçmesi planlanıyordu.

Boğaziçi'nde yapılacak olan bu köprü aynı zamanda Bağdad demiryolu hattına da bağlanacaktı. Cisr-i Hamîdi projesi büyük bir bina üzerine, minarelerle ve Kuzey Afrika mimârî tarzında kubbelerle süslü, som kârgîr destekler arasına kurulu, çelik halatlarla havada asılı demirden bir bina manzarasında idi. Bu kubbelerden her biri granitten yapılmış bir sütun üzerinde olup bunların üzerine toplar kurulmuş idi. Döner kulelerle askerî savunmaya da faydalı olacak olan köprü, aynı zamanda boğaz geçişini de kontrol altında tutacaktı. Köprünün geceleri çok güzel bir şekilde ışıklandırılması da, projenin mühim bir tarafını oluşturuyordu.

Bu köprüde yani Cisr-i Hamîdî'de tren, araba ve yayaların geçmesine mahsûs yollar ve basamaklar bulunmaktaydı. Köprü bu şekilde Anadolu ve Rumeli yakalarını birbirine bağlıyordu.

Minareleri ve kuleleri 'Halîfe-i Müslimîn olan pâdişâh-ı âlî-câhın bütün kudret-i dîniye ve siyâsiyesini pîş-i enzârda tecellî etdirerek Osmanlıların şân ve azametini irâe' ediyordu.

Bu köprü ile de îcâbında Medîne'den trene binildiğinde Viyana'da trenden inmek mümkün olacaktı.

9 Mayıs 2010 Pazar

MUTLULUĞUN REÇETESİ SİZDE

Yaşının yarım asra yaklaşmasına rağmen incecik bir bedeni, gencecik bir gülümsemesi ve canlı bir konuşma tarzı var Rebekah Vanderberg’in. Tecrübeyle sabit; lacivert gözleri insanın içindeki kara bulutları kolayca dağıtıyor. Benzerlerini başkalarından da sıkça işittiğimiz “içinizdeki güç, enerji, korku, bilinçaltı ve ego” gibi sözcükler onun ağzında daha bir inandırıcı duruyor. İstanbul’a geldiğinde yakaladığımız Vanderberg’ten mutluluğun reçetesini istedik. Anlattıklarına bakılırsa, her zaman olduğu gibi, formül basit ve burnumuzun dibinde.

Rebekah Vanderberg bir Hande Bermek Başoğlu keşfi. Tekofaks’ta babası Ayhan Bermek’le çalışan bir iş kadını olmasına rağmen çok erken yaşlardan beri spirütüalizm ve kişisel gelişim konularıyla da ilgileniyor Başoğlu. İki yıl önce İnternet’te araştırma yaparken karşılaştığı Vanderberg ile yazıştıktan sonra Türkiye’ye gelmesine ön ayak oldu.

Yaklaşık 8 yıl önce ani bir kararla Avustralya’dan Los Angeles’a göç eden Vanderberg, gazetecilik eğitimi almış bir iletişim ve dil uzmanı. Yanında kaldığı heykeltıraş arkadaşı dışında bir Allah’ın kulunu tanımadığı Amerika’da kısa sürede hatrı sayılır bir kişisel gelişim uzmanı oldu. Bon Jovi gibi isimlerle de çalıştı. Uzun yıllar IBM ve Sony gibi şirketlere hizmet verdi ama şimdilerde kişisel çalışmalar yapmayı tercih ediyor.

Vanderberg’in İstanbul’daki programı çok doluydu, günde 10 kişiyle seans yaptığı bile oldu. Bu seansların duygusal ağırlığının yanında sürelerinin bir saati aştığı da akılda tutulmalı. Aralarında ünlü ve varlıklı isimlerin de bulunduğu danışanlarının bazılarının seansı gözyaşları içinde tamamladığını söylüyor: “İnsan bazen parasının esiri de olabilir, parayı nasıl koruyacağınızı düşünmek büyük bir mutsuzluk kaynağı.”

“Hayatımı Seçiyorum/Seviyorum” Rebekkah Vanderberg’in şiarı.

Sorumluluklarımızı hakkıyla üstlenirsek sorunlarımızı çözebileceğimizi ve mutlu olabileceğimizi söylüyor. Kısaca kendi mutluluğumuzdan sorumluyuz. Benzerlerini sık sık duyduğumuz bu laflar; küçücük yaşında kanserle boğuşan annesine ve erkek kardeşine bakmak zorunda kalınca hayatı değişen bir kadının ağzından çıkınca daha inandırıcı geliyor. Hayatı nasıl değişti derseniz; Sufizm’den NLP’ye, Gestalt Terapisi’nden aile dizimine kadar, yazılmış ne varsa yalayıp yutarak. Ta ki sonunda kendi sentezine ulaşıp, yolunu bulana kadar. Zaten hayatın bir yolculuk olduğu metaforunu da sıkça tekrarlıyor.

KORKULARINIZLA YÜZLEŞİN

“İnsanların çoğu karanlıkta yaşamayı tercih ediyor. Daha da kötüsü, yarı uykulu bir uyuşukluk hali. Oysa korkularınızla yüzleşmeyi başarırsanız, hayatınızdaki düğümler çözülecek. Ancak bunun için mücadele etmek gerek. Korkularınız gerçek değil, sadece bir yanılsama” diyen Vanderberg kendini yaşam koçundan ziyade “spiritüel koç” olarak tanımlıyor. Hepimizin en sık tekrarladığı hatanın “geçmiş ve gelecek için duyduğumuz korku” olduğunu söylüyor: “Oysa içinde bulunduğumuz anı yaşayarak zamanı genişletmek mümkün. Bütün dikkatinizle yaşadığınız ana konsantre olursanız, zaman adeta bir okyanusa dönüşür. Sahip olduklarımızın değerini takdir etmediğimizde çok şey kaçırıyor ve pişmanlıkla kendimize acı çektiriyoruz. Oysa takdir etmek ve şükür çok önemli, çok belirleyici.”

Vanderberg’e göre mutlu olmak sanıldığından daha kolay. Hatta o kadar kolay ki, insanlar formülün basitliği karşısında bir türlü ikna olmuyor. Oysa hayatınızın herhangi bir noktasında değişmek için minicik bir istek duymanız bile yeterli. Ancak bunun kalpten gelen hakiki bir istek olması şart. Bu şekilde en umutsuz durumlardan çıkmak bile mümkün.

Aklınıza ünlüler ve zenginler bizden daha mı mutlu, diye bir soru gelirse: “Pek değil. Hemen hemen aynı dertlerden mustaripler. Sadece bizden daha paranoyaklar” diyor Vanderberg. Sağlık, kilo, ilişkiler, para ve statüyle ilgili endişeler de en çok karşılaştığı sorunlar.

RUHSAL BAHAR TEMİZLİĞİ İÇİN ÖNERİLER

* Gününüz sabah kalktığınızda değil, gece yattığınızda başlar. Yastığa başınızı koyduğunuzda gününüzü gözden geçirin ve olumlu bir şekilde yeniden kurgulayın. Bilinçaltı çocuk gibidir, bazı şeyleri bıkıp usanmadan tekrarlamalısınız.

* Sizi sürekli yargılayan ve eleştiren iç sesiniz aslında egonuz. Onu susturmak epeyce zor ama en azından ciddiye almayabilirsiniz. Egonuzun Mickey Mouse sesiyle konuştuğunu hayal edebilirsiniz mesela.

* Aynanın karşısına geçin ve güne kendinizi sevdiğinizi söyleyeyen ve olumlayan cümlelerle başlayın. Beynimiz ve sinir sistemimiz konuşmalarımızdan etkileniyor. Sarf ettiğimiz her sözcük bir heykeltıraş gibi hayatımızı biçimlendiriyor.

* İçinizde ne kadar büyük ve sonsuz bir güç olduğunu tahmin edemezsiniz. Onu harekete geçirmek için elinizden geleni yapın. Bu güçle temas kurduğunuzda çok daha enerjik olursunuz. Üstelik daha çok eğlenirsiniz.

* Motivasyon yerine esinlenmeyi seçin. Motivasyon için başkalarına bağımlısınız; oysa başta doğa olmak üzere her şeyden ve herkesten ilham alabilirsiniz.

6 Mayıs 2010 Perşembe

YOKSA REFAH GRİBİNE Mİ YAKALANDINIZ???




İnsanlığı tehdit eden yeni grip dalgası: Refah gribi/affluenza 
Kredi kartı borcunuz hiç bitmiyorsa, buna rağmen evinizde hâlâ bir sürü eksiğiniz varsa, gardırobunuzda giyecek bir şey bulamıyorsanız, moraliniz bozulduğunda veya arkadaşlarınızla görüşeceğiniz zamanlarda alışveriş merkezine gidiyorsanız, dostlarınızla en çok yeni çıkan araba modellerini konuşuyorsanız dünyada hızla yayılan bir grip salgınına kapılmışsınız demektir: Affluenza. Yani refah gribi! 
Birkaç ay öncesine kadar domuz gribi olmak korkusuyla kapı kollarını tedirgin tutuyor, sık sık elimizi yıkıyor, insanlarla kerhen tokalaşıyorduk. Bahar geldi de bu korkumuz son buldu. Rahatlamayın lütfen, sizi daha tehlikeli başka bir grip salgınından haberdar edeceğiz. İngilizce adı affluenza. Türkçeye "zenginlik veya refah gribi" olarak çevirebiliriz. Kredi kartı, moda, yeni nesil otomobiller, yeni sezonluk kıyafetler, güzel ev eşyaları, alışveriş merkezleri, televizyon, gazete ve reklamlar gibi çok fazla yayılma kanalı var. En önemli ve etkili bulaşma yolu eş-dost. Buna "çevre veya mahalle baskısı ile yayılıyor" da denebilir. 
Affluenza, psikolojik bir hastalık. Aslında bir yaşam biçimi hastalığı. Modern zaman bireylerinin kaçınılmaz olarak yakalandığı ekonomik sistemin getirdiği bir salgın. Türkiye’de henüz varlığından neredeyse kimse haberdar değil ama Amerika’da PBS televizyon kanalı affluenza ile ilgili bir program yapıyor. İlk olarak 1997 yılında belgeselini yayınlamışlardı. Şimdi bu konuda yazılmış çok sayıda kitap var. Psikologlar, tedavi yöntemleri üzerine çalışmalar yapıyor. Çünkü başka sebeplerle (depresyon, mutsuzluk, panikatak ve hatta boşanma) gelen insanların aslında affluenza olduğu tespit ediliyormuş. Yurtdışındaki bu çalışmaları yakından takip eden psikolog Mehmet Dinç, affluenzanın ülkemizde de yaygın olduğunu söylüyor. 
Ekonomik krizin de sebebi 
Uzmanlar, yaşadığımız son büyük global ekonomik krizin müsebbibi olarak affluenza hastalığını/yaşam tarzını gösteriyor. Çünkü insanlar kazandıklarından çok harcıyor, elindekinden daha çok ve büyük şeyler istiyor. İşletme ve strateji eğitmeni Bora Özkent şöyle konuşuyor: "Daha fazla istenen şey hep tüketimle ilgili olunca işler sarpa sarıyor. Bir yandan ekonomi sürekli olarak bir borçlanma sarmalının içine çekilip adeta boğuluyor, bir yandan da bunca kirlenmeyi ve kaynak tüketimini kaldırmayan dünyamız nefessiz kalıyor. Daha büyük evler, daha güçlü otomobiller, daha çok yiyecek ve daha çok giyecek tüketimi..." İnsanlar aslında ekonomik büyümeye duydukları bağımlılıktan dolayı daha fazlanın peşinde. Daha fazlasını elde etmek için daha çok çalışıyor ve tüketiyor. Bu cümleler size de yakın zamanda yayınlanan bir reklamı hatırlattı mı? "Alın verin, ekonomiye can verin." 
Sosyal baskı, statü endişesi ve arkadaşla, komşu ile rekabet sonucu affluenza önlenemez bir hızla yayılıyor. Genç, kadın, çocuk, erkek herkes başarıyı sahip olduklarıyla ölçüyor. Çevreye ayak uydurma gayreti sonucu materyalist ve borçlu bireyler olunuyor. Tüketim kültürü uzmanı Prof. Dr. Yavuz Odabaşı, bu durumu "Daha fazlaya sahip oldukça daha az tatmin oluyoruz." diye değerlendiriyor. Odabaşı’na göre affluenza, dikkatle izlenmesi gereken bir toplumsal düşünce biçimi. "Önüne geçmek için daha fazlaya sahip olmak yerine daha fazla olabilmek düşüncesi teşvik edilebilir." diyor. 
Psikolog Dinç ise odası şimdiden Toys R Us'ın deposuna dönen çocuklara dikkat çekiyor ve "Bugünün çocukları gerçekten eşyaların içinde yüzüyorlar. Milyon dolarlık pazarlama kampanyalarının hedef kitlesi olarak çocuklar her açıdan aynı mesajın bombardımanı altındalar: "Daha çok al, daha çok harca, daha çok şeye sahip ol". Çocuklar materyalizmden etkileniyor. Marka giyiniyorlar, gelecekle ilgili hayalleri hangi güzel arabaları sürecekleri ve büyük evde yaşayacakları yönünde." ifadelerini kullanıyor. Dinç, bunları söyleyerek affluenza salgınına sadece yetişkinlerin değil, çocukların da kapıldığını vurguluyor. 
Bu hastalığa yakalandığınızı nasıl anlarsınız?
Kendinize aşağıdaki soruları sorarak affluenza ile aramızdaki mesafe hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. 
Herhangi bir şeyi yapmak için motivasyonunuz para mı? 
Kıyafetlerimiz ve saç stiliniz sevdiğiniz için mi öyleler, yoksa öyle olması gerektiğine inandığınız için mi öyleler? 
Koltuk takımınızı ya da yatak odanızı artık ihtiyacınızı karşılamayacak kadar eskidiği için mi değiştiriyorsunuz, yoksa yenisi çıktığı için mi? 
Büyük bir mutlulukla ve borçlanarak satın aldığınız plazma TVnizi yeni çıkan LCD televizyon sebebiyle küçümsüyor musunuz? 
Refah gribi olduğunuzu fark ettiyseniz ne yapacaksınız? 
Psikolog Mehmet Dinç, affluenzanın tedavisinde ilk adımın hastalığın farkına varmak olduğunu söylüyor. Probleminin farkında olan insan ancak çözümü için yol alabilir çünkü. İkinci önemli adım, ihtiyacı azaltmak. Suni ihtiyaçla gerçek ihtiyacı ayırt etmek. Böyle yaparsa modern zaman bireyleri, ihtiyacı olmayan şeyler için kendisini paralamayacak. Dolayısıyla daha anlamlı şeyler yapmak için vakti olacak. Ailevi ve sosyal ilişkilere zaman ayıracak. Parayla satın alınamayacak beceriler kazanmak, bir hobi geliştirmek, bir yardım kuruluşunda gönüllü olmak... Önemli olan nokta, varlığı bir şeylere sahip olarak değil bir şeyler yaparak, katarak, düzelterek anlamlandırmak. Üçüncü ve en önemli adım çevresel etkenleri kontrol altına almak. Çünkü bu hastalık daha çok çevre/mahalle baskısıyla yayılıyor. Daha çok almasına, daha çok ihtiyaç duymasına sebep olan arkadaş, eş ve çocuk faktörü kontrol altına alınmalı. Eğer çevrenizdeki insanlar hep yeni bir arabadan, yeni bir kıyafetten, eşyadan bahsediyorsa ya oradan uzaklaşın ya da konuyu değiştirin. Kendinize alternatif bir çevre oluşturun.

2 Mayıs 2010 Pazar

SU GİBİ OL


 
BİR AN İÇİN SEN SU OLDUĞUNU DÜŞÜN;
Su denli özel, su denli yararlı ve su denli çok, tükenmez… İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın. Unutma daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin, gürültünün parçası olursun yalnızca!… Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü”Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler.. Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler. Onlar için en uygun olan kendi istedikleri zamandı. Sen hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi vazgeçilmez… Ve su gibi yasam kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol. Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Suysan tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; sana “felaket” denmesin! Suysan bir bardağa sığabil ki damarlara girebilesin!..


Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi gerekli ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu da unutma. Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep “senin” ellerinde olacak… Ya tutmayı öğreneceksin dilini ya da hiç durmadan konuştuğun için, yalnızca bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken su değil mi? Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını.


Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini… Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin… Konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun sözcükleri seçmeye çalışacaksın… Yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, zaman yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin ” kıyıya yanaşmasını” bekleyeceksin!.. Demeyeceksin ” Ben canim isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..” Demeyeceksin ” Ben aklıma geleni geldiği biçimde söylerim. Karsımdaki de değil duymak değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda..” Keşke öyle olsaydı. Keşke hakli olsaydın, ama maalesef değil… Ağzını açıp “Şelaleden dökülen suyu” içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?… Ya da önüne çıkan ağaçları bile sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğrasan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her canlı gibi!


Haydi… Sen simdi ” su olduğunu” düşün ve kendini ” su gibi ” hisset… Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı… Su gibi yaşam kaynağı ve su gibi bitmez tükenmez olduğunu anımsa… Ama yine su gibi ” küçük bir bardağın içine” sığdır ki kendini girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Yaşam ver… vazgeçilmez ol!

16 Nisan 2010 Cuma

ÇOCUKLAR NEDEN YALAN SÖYLER???


Sözlüklerde yalan kelimesinin karşılığı; 'doğru olmayan, gerçeğe uymayan söz' olarak karşımıza çıkar. Yalan; insanın hakikati saklayıp bildiğinin ya da yaptığının tam aksini ifade etmesidir.

Yalan, toplumda en çok yadırganan ve ayıplanan ahlaki zaafların başında geliyor olmasına karşın ne yazık ki günlük hayat içerisinde en çok düşülen ahlaki zayıflıkların da başında gelmektedir. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm söz ve davranışlar yalan olarak değerlendirilmelidir.
Yalandan şaka olmaz!

Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem; şaka niyetiyle bile olsa yalan söylemenin asla kabul edilmeyeceğini bildirmiştir. Ahlaki bir zafiyet olması nedeniyle aileler, çocuklarının yalan söylemesi karşısında kaygılanıp, tedirgin olurlar. Çocukların yalan söylemesine neler sebep oluyor, işte bütün çerçevesiyle çocuklarımızı yalan söylemeye iten sebepler ve çözüm yolları...
5 yaş öncesi için endişeye gerek yok!

Çocuklar, beş yaş öncesinde gerçekle hayali olanı birbirinden ayıramazlar, bu ikisini birbiriyle karıştırırlar. Bu dönemde ebeveynlerin; "Çocuğum yalan söylüyor" diye kaygılanmasına gerek yoktur. Bu geçici bir durumdur. Ancak, çocuklar bu yaş sınırını geçtiği halde yalan söylemeye devam eder gibi görünürler. Asıl mesele bu dönemde, çocuğu yalan söylemekten vazgeçirmektir.
Çocuklar neden yalan söyler?
Rol kişiler yalan söylüyorsa...

Çocuk yalan söylemeyi çevresinden, özellikle anne babasından öğrenir. Hususen çocuğun model aldığı kişilerin (ebeveyn, yakın akrabalar, arkadaşları vs) yalan söylemesi çocuk üzerinde etki yapar. Telefona baktırılıp, babası evde olduğu halde çocuğa 'yok' dedirttiriliyorsa, çocuk bazı durumlarda yalan söylenebileceğini öğrenmiş olur. Telefonla konuşan annesinin, hasta olduğunu bahane etmesini duyan çocuk, bazen yalan söylenebileceğini de öğrenmiş olur. Ebeveyni gibi o da zor zamanlarında yalana başvurur.
Çocuk, özgüvenini geliştirememişse...

Yalan söylemek aslında güçsüzlüğün, kendine güvenmemenin bir sonucudur. Çocuğun -yanlış bile olsa- yaptığı davranışın sorumluluğunu üstlenemeyip yalan söylemesi, arkadaş grubu içinde kabul görmek için yalan söylemesi, ilgi çekmek için yalan söylemesi vs. tüm bunlar temelde yalan söylemekle özgüven eksikliği arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Kabahatini ya da kusurlarını örtmek için yalan söyler.
Baskıcı ve otoriter ebeveyn karşısında...

Aşırı otoriter ve baskıcı ailelerde çocuk yalan söylemeyi bir çıkış olarak görebilmektedir. Zira ebeveyn, çocuğun yaptığı hatalara tahammül edemez ve çocuğunun en küçük hatalarını dahi cezalandırabilmektedir. Bu durumda çocuk, cezadan kaçmak için yalan söyleyebilmektedir. Ceza görmektense, yalan söylemeyi daha fazla çıkarcı bulan çocuk, kesin olarak yalana kaçacaktır.
Ebeveynin aşırı beklentide olması...

Bazı ailelerin çocuklarından aşırı beklentileri olabiliyor. Çocuğunun sınavlarda zayıf almasını bir ölüm-kalım meselesi gibi gören ebeveyn düşünelim. Sınavda zayıf alan bir öğrenci bunu ailesine nasıl izah edecek? Elbette yalan söyleyerek.
Neler yapılabilir?

Çocuğun yalan söylemesiyle etkili bir mücadele için öncelikle yalanın ne tür bir şey olduğu bilinmelidir. Yalandan çok, buna neden olan psikolojik faktörler ele alınmalıdır. Küçük çocuğun (sözde) yalanları ahlakı bir hata gibi görülmemelidir. Böyle bir davranış karşısında değer yargılarını anlatmak ya da kızgınlıkla cezalandırmak yanlış olur. Önceden çocuğa doğru söylemenin övülmeye değer bir davranış olduğu anlatılmalıdır.
İyi örnekler olmalı!

Yetişkinler çocuğa iyi birer örnek olmalı ve davranışlarında, çocuklarında görmek istemedikleri hatalara yer vermemelidirler. Patolojik yalan karşısında hem psikolojik durum, hem de eğitsel etkenler üzerinde durulması gerekir.

Aşırı duygusal çocuğun kaygı ve çekingenlik yüzünden yalan söylemesi nedeniyle ona güven verilmeli, öfke ve kınama tepkilerinden kaçınılmalıdır. Oluşmuş bir yalan karşısında mücadele, kötünün iyisini yapmaktan başka bir şey değildir.

Aşırı kızgınlık, çocuğun yalanını engellemek açısından olumsuz bir davranıştır. Bu yolla yaratılan suçluluk duygusu, çocuğu yalandan uzaklaştıracak yerde, daha çok yaklaştırır. Genelde yalan bir hata gibi görülür ve suçluluk duygusu itirafla son bulur. Çocuğun itiraf etmesine yardımcı olmalıdır. Ancak çocuğu kendisi ve çevresiyle barıştırmazsa, itirafın değeri yoktur.
Eylem, sözden daha önemlidir!

Davranışınızın, konuşmaktan daha etkili olacağını unutmayın. Toplumdaki herkes, başta anne, baba ve öğretmenler yalan söylemekten kaçınmalıdırlar. Çocuğun çevresindeki kişiler ne kadar dürüst olursa ise çocukta o kadar dürüst olacaktır.

Çocukların yaptıkları hatalara karşı anlayışlı olmaya çalışın. Hatalarının karşılığını hemen cezalandırma yoluna gitmeyin. Onu dinleyin ve açıklama yapmasına imkân tanıyın.
Aşırı beklentiden uzak durmak gerekir

Çocuklarınızın arkadaşlarını tanımaya çalışın. Bazen arkadaş, anne ve babadan daha etkilidir. Çocuğunuzun arkadaşlarını evinize davet ederek, yanlış davranışlar edinmesinin önüne geçin.

Çocuklarınızdan asla yapamayacakları beklentilerden uzak olun. Onların yetenekleri doğrultusunda isteklerde bulunun. Bunun için de çocuğunuzu tanımaya çalışın.

Çocuğunuzun bedeni, zihni gücü, sosyal ve duygusal özelliklerini gerçekçi bir gözle tanımaya çalışın. Okul ödevlerini yapıp yapmadığını, arkadaşları ile ilişkilerini, televizyonda hangi programları izlediğini, boş zamanlarında neler yaptığını, nerelere gittiğini öğrenin.
Dikkat!

Kısaca, yalancılık olayı çevresel ilişkilerle birlikte ele alınmalıdır. Önce çocukta yalancılığın gelişmesini kolaylaştıran nedenlerin bulunması gerekir. Sonra da aile çevresiyle işbirliği yapılır, çocuğa doğruluğun yararları, getireceği haz ve faydalar elle tutulur biçimde öğretilmelidir.

25 Mart 2010 Perşembe

25. KARE GERÇEĞİ?!!

Bilinç altına ilişkin araştırmalar yapan Kubilay Aktaş, reklam arasında verilen mesajların insanları o ürünü almaya yönlendirdiğini söylüyor. Örneğin sinemada film izliyorsanız 25. karedeki “kola iç” talimatı film arasında koşarak kola almanıza neden olabilir.

Günlük hayatımızda yaşadığımız bazı sorunların bilinçaltımızdan kaynaklandığını hep söyleriz ama acaba kaçımız aslında bilinçaltımızın gücünün ve öneminin farkındayız? Yaklaşık 15 yıldır bilinçaltı üzerine çalışmalar yapan Kubilay Aktaş, Elest Yayınları’ndan basılan “Gizli Telkinle Kur’an Terapisi” kitabında bilinçaltımızın nasıl daha çok alışveriş yapmamız için ya da belli bir konu hakkındaki düşüncelerimizin değişmesi için programlandığını anlatıyor.
Aynı tekniğin olumlu yönde de kullanılabileceğini ifade eden Aktaş, bu yöntemle sorunlarımızı aşabileceğimizi söylüyor. Kubilay Aktaş’a bilinçaltı nedir, ne değildir, nasıl programlanabilir, ne işimize yararı sorduk.

OLUMSUZ TELKİN BAŞARISIZLIK SEBEBİ

Bilinçaltının sonsuzluğu, bilincin ise bu alandan fark edebildiğimiz kısmı, yani toplumun görgüleri, örfleri, adetleri ve yasalarımızı ifade ettiğini söylüyor Aktaş. Bilinçaltımız bir saniyede 400 milyar bit bilgiyi işlerken, bilincimiz bunun sadece 2000 tanesini fark edebiliyor. Bilinçaltı bir çocuk gibi. Kendine söylenen her şeyi alıp uyguluyor ve iyi kötü ayırımı yapmıyor. Mesela çocuklara söylenen “küçüksün, yapamazsın, edemezsin, olmaz” gibi olumsuz telkinler bilinçaltı tarafından alınarak ileride kişinin başarısızlığına neden olabiliyor. Dolayısıyla bilincimiz bilinçaltını, bilinçaltı da bilinci etkiliyor ve böylece kimliğimiz kişiliğimiz ve varlık okumamız açığa çıkıyor.

MESAJLAR 25. KAREDE

Bilincin bu özelliği keşfedildikten sonra, teknolojinin de ilerlemesiyle, Subluminal Teknik yani bilinçaltına gizli mesaj gönderme yöntemi kullanılmaya başlanmış. Bilinçaltına mesaj gönderme çeşitli yollarla yapılabiliyor. Müziğin altına insan kulağının duyamayacağı ama bilinçaltımızın algılayabileceği dalga boyunda mesajlar yerleştirilebiliyor. Gözümüz saniyede 24 kareyi algılayabiliyor. Böylece filmlerin, dizilerin, reklamların arasında, 25. kare kullanılarak bazı mesajlar iletilebiliyor.
Gözümüz ve bilincimiz bunu algılayamıyor ama bilinçaltımız algılıyor. Kokuyla bile bilinçaltına mesaj göndermek mümkün. Bu teknikleri, yasak olmasına rağmen, daha çok reklam sektörü kullanıyor. Verilen reklamın arasına yerleştirilen mesajlar sizi o ürünü almaya yönlendirebiliyor. Aktaş, sinemalarda verilen 10 dakika aralarda kola içilmesine yönelik mesajlar iletildiğini söylüyor. 25. karedeki “kola iç” talimatı film arasında koşarak kola almanıza neden olabilir.

ÇİZGİ FİLMLER MASUM MU?

Aktaş, bazı süper marketlerde çalınan hızlı müziklerin altına “daha çok al, daha çok al” mesajının yerleştirildiğini de söylüyor. İnsan bilincinde alışveriş şevkini arttıran Paçuli yağının da marketlerde belli aralıklarla verilmesi kokuyla telkin yöntemlerinden biri. Çocuğunuzun seyrettiği masum çizgi filmde ses ve görüntü yoluyla pornografi ve şiddet içeren mesajlar yerleştirilmiş olabileceğini iddia ediyor Aktaş.
Aslan Kral, Alaattin’in Lambası, 25. kareleri bizzat tespit ettiği çizgi filmlerden. Aktaş, “Donald Duck amca, çizgi filmde laptop ile yazışıyor. Ama görüntüyü dondurup yaklaştırdığınızda laptop ekranında çıplak bir kadın görüyorsunuz. Orada ne işi var?” diye soruyor. Çocuğunuzun seyrettiği çizgi filmdeki 25. kareyi anlayabilmek için DVD oynatıcıda ağır çekimde izleyebilirsiniz.” diyor.

KUR’AN YAYINI ALTINA DİRENMEYİN MESAJI

25. kare filmlerde de çok kullanılan bir teknik. Aktaş, “Fight Clup filminde 26 tane 25. kare var. Ağır çekime alıp izlerseniz bu kareleri yakalayabilirsiniz. Bu filmin yönetmeni, müziklerini yapan kişi eşcinsel ve 25. karelere de eşcinsellikle ilgili mesajlar yerleştirilmiş. Bu mesajları aldığınızda eşcinsellik size normal bir olaymış gibi geliyor. Yüzüklerin Efendisi’nde de 25. kare mesajları var. Müzik endüstrisinde de Madonna ve Michael Jackson kullanıyor.

Mc Donalds’ın çektiği reklamlarda o kadar çok 25. kare var ki! Bazı siyasi partiler bile 25. kareyi zaman zaman kullanıyor.” diyor. Aktaş’a göre bu mesajların en çok kullanıldığı ülkelerden biri Rusya. Sırf bu mesajları tespit edebilmek için özel dedektörler varmış. Kendisine bile bu teknikle insanları alışverişe yönlendiren müzikler yapma teklifleri geldiğini anlatıyor Aktaş. Ama Aktaş’ın asıl ilginç iddiası “Amerika’nın Irak’ı işgali esnasında radyoda yapılan Kur’an yayınının altında Iraklıların bilinçaltına “direnmeniz faydasız” gibi mesajlar verildiği. “

BIRAKIN SORUNLARI BİLİNÇALTINIZ AŞSIN

Bilinçaltımız mesaj bombardımanı altında. İyi haber ise bu tekniğin olumlu yönde de kullanılabilmesi. Subliminal mesaj tekniği dünyada kullanılan bir teknik. Diyelim ki toplum karşısında konuşamıyorsunuz. İstediğiniz bir müziğin altına probleminizi çözecek telkinler yerleştiriliyor. Siz müziği dinlerken bilinçaltınız da bu telkinleri alıyor. Böylece kişiye özel hazırlanan telkinlerle sorununuz çözülüyor.
Kubilay Aktaş’ın tekniğini daha özel kılan yön ise, bu telkinleri Kur’an-ı Kerim ayetleri, Cevşen, Esmalar ve Celcelutiye kullanarak yapması. Öncelikle kişinin problemleri psikologlar tarafından tespit ediliyor. Sonra o soruna yönelik Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Esmalar seçilip belli bir ritimle okunuyor. Bu kayıt 8- 12 hertz dalga boyuna, beynin alfa dalga boyutuna getiriliyor ve istenen müziğin altına yerleştiriliyor.

Mesela kişinin iletişimle ilgili problemi varsa, Hz. Musa’nın duası olan “Dilimdeki düğümü çöz. Gönlüme ferahlık ver. Söylediklerim anlaşılsın.” ayeti kullanılıyor. Depresif ve şizofrenik bir yapı varsa, daha çok tevhide, bütünleyici manalara ait ayetler, insanın ruh beden ve zihnini senkronize edecek, dengeleyebilecek ayetler kullanılıyor. Kişi bu müzikleri dinlerken aldığı telkinlerle problemini aşabiliyor. Aktaş, bu tekniğin zaten tüm dünyada kullanıldığını kendi tekniğini ayıran yönün ise Kur’an ayetlerinin kullanılması olduğunu söylüyor. “Kur’an kadar bilinçaltına etki eden, nöron ağlarını uyaran başka bir şey yok. Bu açıdan bu teknik zaten kullanılıyor ama Kur’anla yapılması eşi benzeri olmayan bir teknik haline getiriyor.” diyor.

Bilinçaltımızı nasıl koruyabiliriz?

Bilinçaltımızı korumak için televizyon seyrederken çok seçici olunması gerekiyor. Mümkün olduğu kadar minimalist yaşamak ve teknolojiyi bilinçli kullanmak önemli. Kur’an, Cevşen okumak da bilinçaltının düzenlenmesi ve korunmasına etki ediyor. Güne başlarken, ya da bir film izleyeceksek, “ben bu filmi izlerken sadece bana faydalı olanları almak istiyorum.” diye telkin vermek işe yarayabilir. Ayetel Kürsi okuyarak etrafınızı çevirin ve etrafınızdan ışıktan bir koruma kalkanı olduğunu düşünün.

2 Mart 2010 Salı

KİTAP OKUMAYAN ERKEKLE EVLENMEM



Van’ın Gevaş ilçesinde yürütülen ’’Okuyan Gevaş’’ projesi kapsamında belirlenen sayıda kitap okuyan evlenecek kıza Kaymakamlıkça çeyiz hediye edilirken, evlenecek arkadaşları için kitap okuyan genç kızlar da belirli bir sayının üzerine çıktıklarında yine arkadaşları için çeyiz kazanıyorlar. Kızlar, kitap okumayan biriyle evlenmek istemiyor.

Van’ın Gevaş ilçesi kaymakamlığınca yürütülen proje kapsamında çeyizi olmayan kızlar sıkıntı çekmekten kurtulurken, evlenecek kız arkadaşlarına çeyiz hediye edemeyen genç kızlar da kitap okuyarak arkadaşlarına katkıda bulunuyor.

Proje kapsamında belirlenen sayıda kitap okuyan evlenecek kıza kaymakamlıkça çeyiz hediye edilirken, evlenecek arkadaşları için kitap okuyan genç kızlar da belirli bir sayının üzerine çıktıklarında yine arkadaşları için çeyiz kazanıyor.

’’Okuyan Gevaş’’ kampanyası koordinatörü Erhan Işık, bölgede evlenecek genç kızlara, çevredeki diğer genç kızların çeyiz hazırlığı sırasında yardımda bulunduğunu kaydetti.

Bu yardımın da genellikle dantel örme şeklinde yapıldığını vurgulayan Işık, bu uygulamayı proje kapsamında farklılaştırmayı düşündüklerini ifade etti.

Işık, genç kızların bundan sonra birbirleri için dantel örme yerine kitap okuduğunu anlatarak, ’’İlçe Kaymakamlığı olarak kızlara kitap verdik. Daha sonra okunan bu kitapların sayfa sayısını toplayacağız. Kitap sayfa sayısının belirlediğimiz düzeye ulaşması durumunda, evlenecek kıza beyaz eşya hediye edeceğiz’’ dedi.

Bu uygulama sayesinde kızların arkadaşlarına çeyiz olarak beyaz eşya hediye etmiş olacağını ifade eden Işık, kızların bu uygulamaya büyük ilgi gösterdiğini ifade etti.

Projenin uygulandığı Aydınocak köyüne giden Erhan Işık, proje hakkında kadınları bilgilendirerek, görüşlerini dinledi.

Aydınocak Köyü İlköğretim Okulu’nda toplanan kadınlar, uygulamanın memnuniyet verici olduğunu söyledi.

Kızlardan 17 yaşındaki Aysun Arvas, dantel örmek yerine kitap okumanın daha faydalı olacağını belirterek, köyden evlenecek herhangi bir kızın beyaz eşya alması için çok kitap okuyacaklarını ifade etti.

Aynı köyde yaşayan 14 yaşındaki Şükran Dündar ise ilköğretimden sonra okula devam edemediğini kitap okumayı sevdiğini ifade ederek, evleneceği erkekte de kitap okuma şartı aradığını vurguladı.

Köydeki bütün kızların evleneceği erkekde aynı şartı aradığını ifade eden Dündar, ’’Biz köydeki kızlar olarak aldığımız karar gereği, kitap okumayan erkeklerle evlenmeyeceğiz. Bu şartımızı ailelerimize de bildirdik’’ dedi.

Kaynak : Gazeteport