19 Şubat 2009 Perşembe

AKİK TAŞININ FAYDALARI



Peygamber Efendimiz (sav) tarafından da takılan ve takılması tavsiye edilen akik taşının faydaları:

Akik Taşının Fiziksel Etkileri :
1)Bedenin gerginlik olan kısımlarına sıcaklık hissi verir ve gerginliği azaltır. Ağrıları gidermek için kullanılabilir.
2)Cilt hastalıklarına karşı etkilidir. Damarları kuvvetlendirir.
3)Güçlü ve erkeksi bir enerjiye sahip olan akik, cinsel organlar ve cinsel güç için faydalıdır.
4)Hamilelikte hem anne hem de bebeğin sağlığı için faydalıdır ve bu süreç içerisinde kullanılması özellikle önerilir.
5)Kemik ve diş yapısının korunmasında faydalıdır.
6)Mavi renkli olan diğer taşlar gibi, mavi tonlarında olan akikler de akiğin diğer türlerinden farklı olarak boğaz çakrasında etkilidir ve boğaz ile ilgili sorunlarda kullanılabilir.
Akik Taşının Metafiziksel ve Psikolojik Etkileri :
1)Canlılık veren enerjisiyle, kendinizi sıkıntılı ve kötü hissettiğiniz anlarda olayların iyi yönünü de görmenizi sağlar. İnsanların olumsuzluklarından kolayca etkileniyorsanız akik size iyi gelecektir.
2)Dünyevi başarıyı simgeleyen akik, negatif enerjiye karşı koruma sağlar ve tükenmiş olan cesareti canlandırır. İşadamlarının bu taşı, özellikle belin altında (cepte veya yüzük olarak olabilir) taşımaları faydalı olacaktır. Özellikle yüzük olarak kullanıldığında, kişinin kendisine güvenini artırır.
3)Kendisini taşıyan kişiye güç, keyif ve iyimserlik hissi verir. Ceplerinde bu taşı taşıyan çocukları olumsuz duygulardan ve münakaşalardan uzak tutar.
4)Kırmızımsı turuncu renkteki akikler fiziksel canlılığı artırarak tembelliği giderir. Yaşanılan ana yoğunlaşma isteğini güçlendirir.
5)Mavi dantelli akik taşı; sosyal ortamlarda gereksinim duyulan serinkanlılık ve özgüven duygularını güçlendirir. Konuya yoğunlaşmaya ve konuşmaya yardımcı olur. Sinir bozukluklarını yatıştırır ve topluluk önünde yapılacak konuşmalarda duyulan heyecanı giderir.
6)Mavi renkli olan akikler nazara karşı etkilidir. Ayrıca; sadece rengiyle bile kişinin içini ferahlatan mavi akik, konuşma güçlüğü çekenler için faydalıdır.
Yosunlu  akik, insanın içini koşulsuz sevgi ile doldurur ve kişinin ruhsal gelişimine yardımcı olur.


15 Şubat 2009 Pazar

YEMEKTE MİYİZ YEMEMEKTE MİYİZ?


Televizyon kanallarından birinde,bildiğiniz gibi ,yemek yenilen,yerken de olmadık eleştirilerin yapıldığı,tabii bundan dolayı zehir mi zıkkım mı,ne yendiği belli olmayan bir yarışma var.
Bu yarışmada reyting uğruna kavgalar,gürültüler,seviyesiz eleştiriler,nimete nankörlük gibi,daha sayamadığım,olumsuz pek çok şey var ama, olumlu pek bir şey yok.Format gereği bazıları eleştirinin dozunu kaçırınca kavgaların bile olduğu bir program velhasılı.
Bu programın topluma ne faydası var diye düşünüyorum.Görüyorum ki;seviyesizliği ve dedikoduculuğu , ne kadar çirkef ve kavgacı olunabileceğini, çamur atmanın,para için bütün değerlerin nasıl bir kenara atılabileceğini öğretmenin dışında,pek bir faydası yok.
Aslında,bu yarışma Avrupa’da da var.Ama,orada daha çok eleştiriler yemeğe yapılmakta.Amaç bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek.Peki bizde de böyle olsa ne olur?Şu format denilen şeyi değiştirsekte insanlar,format gereği birbirlerine iltifat edip eline sağlık deseler,olumlu eleştiriler yapsalar,bu yemek şu şekilde de yapılabilir deseler,her şeyde bir art niyet aramasalar . İnanın seyrederken insan utanıyor.Yarışmacı diyor ki,”Ben bunu yemem,ben şunu yemem”.Ne yersin o halde?Nimete nankörlük olduğu gibi görgüsüzlük aynı zamanda.Bizim kültürümüzde bu böyle midir?İkram edilen şey ne kadar kötü olursa olsun,emeğe saygı gerekmez mi?Ayrıca,insanın hatasını kabullenmesi de bir erdemdir.Ama öyle olmuyor,ev sahibi her lafa bir cevap yetiştiriyor.Kısacası;bu programda ne ev sahibi ev sahipliğini biliyor, ne de misafirler misafirliğini…Nezaket kuralları çöpe atılmış durumda.
Bu yarışmanın,bizim gelenek ve göreneklerimize göre değişmesi , ya da yayından kalkması gerektiğini düşünüyorum.


8 Şubat 2009 Pazar

HANGİ BURÇ,HANGİ TAŞI KULLANMALI?


KOÇ BURCU

Taşı:Ametist,yakut,turmalin,beyaz kuvars,hematit,jasper,sitrin,elmas,kantaşı,ateş opal.

Rengi:Kırmızı,sarı

BOĞA BURCU

Taşı:Lapis lazuli,mercan,pembe turmalin,dumanlı kuvars,kehribar(amber),turkuaz,zümrüt,safir,akik,malakit.

Rengi:Yeşil,mavi,pembe,eflatun.

İKİZLER BURCU

Taşı:Akik,lal,inci,akuamarin,beril,sarı kehribar,mavi safir,krizoproz,zirton,kaplangözü,sitrin,topaz,zebercet,saydam olmayan diğer sarı taşlar.

Rengi:Beyaz,sarı,havai mavi,açık yeşil,orta gri.

YENGEÇ BURCU

Taşı:Aytaşı,yakut,inci,zümrüt,kristal,akik,avanturin,krizokol,beyaz yeşim,sitrin,elmas,kalsedon.

Rengi:Gümüş,pembe,eflatun,mor.

ASLAN BURCU

Taşı:Topaz,elmas,yakut,sarı safir,zebercet,sarı kuvars,dağ kristali,kaplangözü,inci,turmalin,kehribar,sitrin.

Rengi:Beyaz,kırmızı,altın sarısı,portakal,mandalina.

BAŞAK BURCU

Taşı:Yeşim,jasper,mavi safir,mavi kuvars,zirkon,akik,ametist,zebercet,sitrin,topaz,ateş opal,çakmaktaşı,beril,sitrin.

Rengi:Koyu gri,deniz mavisi,yeşilimsi sarı(limon),eflatun.

TERAZİ BURCU

Taşı:Opal,pembe ve beyaz kuvars,elmas,safir,malakit,jasper,zümrüt,turmalin,beyaz mermer,akuamarin,lapis lazuli,sitrin.

Rengi:Turkuaz,pembe,açık eflatun,uçuk yeşil,soluk sarı,kahverengi.

AKREP BURCU

Taşı:Topaz,hematit,kaplangözü,obsidyen,granat,gri elmas,malakit,mıknatıs taşı,jasper,yakut,kırmızı mercan,turmalin.

Rengi:Siyah,koyu kırmızı,turuncu,koyu eflatun,mor.

YAY BURCU

Taşı:Turkuaz,yakut,lapis lazuli,topaz,obsidiyen,ametist,safir,kalsedon,inci.

Rengi:Eflatun,mor,lacivert,siyah.

OĞLAK BURCU

Taşı:Lal,siyah oniks,akik,malakit,dumanlı kuvars,mercan,kara kehribar(oltu taşı),yakut,aytaşı,opal,dağ kristali,elmas,mermer,jasper,lapis lazuli.

Rengi:Koyu gri,koyu kahverengi,siyahımsı yeşil,koyu lacivert.

KOVA BURCU

Taşı:Gök mavisi safir,ametist,yeşim,akuamarin,almandit,siyah inci,obsidiyen,lal,turkuaz,mavi topaz.

Rengi:Lacivert,koyu eflatun.

BALIK BURCU

Taşı:Akuamarin,ametist,zümrüt,firuze(turkuaz),zebercet,aytaşı,opal,hematit,kantaşı,safir,açık mavi kuvars,mercan,kumtaşı,süngertaşı.

Rengi:Turkuaz,gümüş,yeşil.

TAŞLARIN ETKİLERİ


Değerli taşlarla tedavi ve taşların insanlar üzerindeki etkileri, Türk kültüründe pek bilinmeyen ancak; diğer medeniyetlerde yaygın bir şekilde kabul edilmiş, ve zamanımızda araştırmalara konu olmuş bir kültürdür. 
Mevlana'nın Mesnevi'sinde, tasavvuf ile ilgili bazı eserlerde ve daha pek çok eserde taşların etkilerinden bahsedilmiş; hatta sadece taşların faydalı etkileri üzerine yazılmış olan bir risale bile mevcut. 
Değerli taşlar, renkleri ve gözalıcı parlaklıkları nedeniyle ilk çağlardan beri insanların ilgisini çekmiştir. O zamanlarda bile insanlar için her değerli taşın özel bir anlamı vardı.
Örneğin; 
Kızılderililer, üzerinde turkuaz taşıyan kişilerin kemiklerinin kırılmayacağına inanırlar ve savaşta bu taşı kalkanlarının üzerine işlerlerdi. Turkuazın, Aztek kültüründe de önemli bir yeri olduğu bilinmekte: Aztekler bu taşı kötü etkilerden korunma amaçlı olarak kullanırlardı. Yine kızılderili kültüründe, yosun akik taşının susuzluğu giderdiğine inanılır ve bu amaçla kullanılırdı.
Eski Yunanlar'da, ametist taşının insanları sarhoş olmaktan koruduğuna inanılır ve kadehler ametistten yapılırdı.
Negatif elektrik yükünü ayaklardan toprağa geçirdiğine inandıkları için hala daha Hindistan'da kadınlar ayak parmaklarına obsidyen yüzük takmaktadırlar.
Çok daha eskilere bakarsak, efsane şehir Atlantis'te enerji elde etmek kuvars kristallerinden faydalanıldığının söylendiğini de görürüz.
Geçmişte elmastan daha çok aranan ve istenen, özellikle Araplar'ın favorisi olan zebercet taşı, karanlık yerlerden geçerken duyulan korkuyu yenmek için takılırdı.
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin Marifetname'sinden bir alıntı:
"...Ona yakın olanı ise zümrüt cevheridir. Ona bakanın gözü nur, gönlü, sürur bulur. Saçtığı şuadan yılan kör olup, onu taşıyandan kaçar. Zümrütün fayda ve hususiyetleri pek çoktur. Lakin biz burada kısa kestik."
Değerli taşların etkileri hakkındaki eski bilgilere baktığımızda, bunun sadece batıl inançlar olduğu düşünülebilir ki, bir kısmı -mesela kemiklerin kırılmaması ile ilgili olan efsane- belki de öyledir.
Ancak; düşününce kolayca farkedileceği gibi, bu tür inançların pek çoğu insanların deneyimlerine dayanmaktadır: Eğer ametist kadehten içki içip de körkütük sarhoş olan biri olsaydı, ametist ile ilgili böyle bir hikaye de olmazdı. Ya da, kızılderililer gerçekten susuzluklarını gideriyor olmasaydı, "bu susuzluğu gideriyor" diyerek yosun akik kullanmazlardı. Sonuçta, insanlar etkisini görmedikleri halde "bu böyleymiş" diyerek bir inanca katılmaz ve onu uygulamazlar. 
Böylece değerli taşların etkilerinin ilk olarak, "insanların deneyimleriyle" farkedildiğini görüyoruz.
Deneyimler sonuçlarının kesinliği itibariyle değerli bilgilerdir (Bilimsel açıklama bekliyor olabilirsiniz ancak deneyimler bilimin henüz ispat edemediklerini de gösterdiği için bilimin şu an için sunduklarından daha üstün bir bilgi sayılabilir. Bilim ispatlayamasaydı yerçeki olmayacak mıydı?) ama, gelin olaya bir de bilimsel yönden bakalım:
Taşın insana nasıl etkisi olacak diyebilirsiniz. Ne yenir ne içilir, bir taş nasıl fayda verebilir? Oysa ki düşündüğümüzde, yemediğimiz içmediğimiz pek çok maddenin, olumlu ya da olumsuz, bizi oldukça ciddi olarak etkilediğini farkederiz. Televizyonunuz, monitörünüz, cep telefonunuz, yakınınızdaki bir baz istasyonu... Düşündünüz mü hiç; bunların hiçbiri bedeninizle temas halinde olmadığı halde sizi nasıl etkileyebiliyorlar? Sadece genel olarak çoğunluk tarafından bilindiği için bunları örnek verdik. Manyetik alanlarından etkileniyoruz diye düşünmeniz doğrudur. Canlı ya da cansız, herşeyin, ve elbetteki taşların da bir enerji alanı vardır ve enerji alanları kesişen herşey birbirini etkiler.
Fiziksel formlarımız aslında, eskiden zannedildiği gibi maddeden değil, enerjiden oluşmaktadır. Madde olarak bildiğimiz tüm üç boyutlu formlar, belirli hızlarda titreşmekte olan enerjilerdir ve her madde bir diğerini enerjisiyle yani kendi varlığıyla etkiler. Aynen bir taşı suya attığımızda yayılan küçük dalgaların diğer dalgalarla rezonansa girmesi gibi, taşların taşıdığı enerjiyle insanların taşıdıkları enerji de kesişmekte ve bu şekilde enerjiler birleşerek, bahsedilen etkiler ortaya çıkmaktadır. Bunu daha net anlayabilmek için öncelikle artık açıkça çağdışı kalmış bir fikir olan materyalist görüşten kurtularak, maddenin gerçekte ne olduğunu anlamamız lazım:
Genellikle insanlar; maddenin, kendisine dokunulabilen, dayanıklı ve katı bir şey olduğunu düşünürler. Eski Yunan'da madde bu biçimde tanımlanıyordu. Bugün ise bunun tam olarak doğru bir tanımlama olmadığını biliyoruz. Maddenin bölünebilen parçacıklardan oluştuğunu öğrendik. Daha sonra en küçük parçacık olduğunu düşündüğümüz bir parçacığa ulaştık ve buna atom (bölünmez anlamında) adını verdik ve çok geçmeden onun da bölünemez bir parçacık olmadığını gördük. Daha sonraları ise maddenin elektriğe ilişkin özellikleri bulundu ve elektronlar keşfedildi. Elektronda, kabul ettiğimiz anlamda maddi diyebileceğimiz hiçbir şey yoktu; çünkü elektron, hareket halindeki elektrik yükünden başka bir şey değildi. Ve şu sonuca ulaşıldı; peki, negatif yükte madde diyebileceğimiz birşey yoksa, pozitif çekirdekte neden olsun? Öyleyse yalnızca enerji vardır ve biz farklı hızlarla titreşmekte olan bu enerjiyi madde olarak algılarız!.. 
Acaba bu etkilerin, inanmakla bir ilgisi var mı?
Size kuvars kristalinin verdiği enerjiden bahsedilse ve size de bu etkiyi yaşasanız, yine de bunun "inandığınız için" olduğunu düşünürsünüz, değil mi? Peki ya bitkilerde böyle birşey sözkonusu olabilir mi? Bitkiler "öyle olduklarına inandıkları için" kristalin etkisini hissedebilirler mi? Kristal Mucizesi (Crystal Healing) adlı kitabın yazarı Edmund Harold'un, bahsedilen kitabında anlattığı deneyine bir bakalım:
"Bir kadın, daha sonra bahçesine dikebilmek için, birkaç limon otuna kök saldırmaya çalışıyordu. Onu su dolu bir kaba yerleştirerek, kabı güneşli bir pencere çıkıntısına koydu; ancak ot çok az bir gelişme göstermişti. Kadına, kaptan beş-on cm. uzaklığa yerleştirilecek bir kuvars kristalinin gelişimi uyarabileceğini söyledim. Dediğimi yaptı, kristali pencereden iyice uzağa yerleştirdi. Bitki o sırada ışığa doğru eğilmiş, güneşin yaşam verici ışınlarını massetmeye çalışıyordu. Birkaç gün içinde bitki gelişme modelini tersine çevirerek, güneşe sırt çevirip kuvars kristaline, onun uyarımına yöneldi. Daha da önemlisi, kadının büyük bir hoşnutlukla tanık olduğu gibi, büyümeye başladı."
Genel bir soru: İnandığımız için mi oluyor?
Öncelikle; şüphe duyarak deniyor iseniz, -ki hemen hemen ilk deneyen herkeste bu şüphe vardır- zaten inanmamışsınız demektir. Bu durumda, diyelim ki akik taşının çarpıntıları giderdiğinden bahsettik ve bu şekilde bir faydasını da gördünüz, böyle birşeyi inandığınız için olduğunu düşünmeniz yanlıştır. Şüphenin olduğu yerde inancın olması sözkonusu olamaz. Zaten inanmamış olduğunuzu farketmelisiniz.
Şunu deneyin: Ne çeşit etkileri olduğunu bilmediğiniz bir taşı bir süre kullanın. Kendinizde fiziksel ya da manevi herhangi bir değişiklik hissettiğinizde, o taşın ne çeşit etkileri olduğunu okuyun. Şaşıracaksınız.
İster inandığımız için oluyor diye düşünün, ister enerji alanları birbirini etkiliyor diye düşünün; belki de bu konuda asıl önemli olan; eğer istediğiniz sonucu alıyorsanız, nasıl olduğun bir önemi yoktur. Yediklerimizden faydalanabilmek için sindirimin nasıl yapıldığını, yiyeceklerin nasıl enerjiye dönüşüp bize güç verdiğini bilmemiz bir gereklilik değildir.
Örnekleri ve açıklamaları çoğaltmak mümkün. Tüm bu yazılanlar, sadece taşların büyülü dünyasından ve onların faydalarından haberi olmayanlar için. Değerli taşları tanıyan pek çok kişi onları kullanarak bizzat bu faydaları kendileri yaşıyor ve değerli taşların etkilerini biliyor. Denediğinizde bunu siz de apaçık görecek ve yepyeni bir dünyaya adım atacaksınız. Değerli taşlara verilen bu "değerli" ünvanının, sadece maddi anlamda olmadığını farkedeceksiniz ve değerli taşlar hayatınızın vazgeçilmez bir parçası olacak.


2 Şubat 2009 Pazartesi

OSMANLI'DA MÜZİKLE TEDAVİ


Günümüzde araştırmacılar, beden ve zihin hastalıklarının tedavisinde müziğin kullanılması konusunda hemfikirdir. Bu konuda yapılan birçok araştırma, doktor ve müzisyenlerin; depresyondan kansere, yüksek tansiyondan kronik ağrılara, disleksiden akıl hastalıklarına, migrenden uyuşturucu madde bağımlılığına kadar geniş bir sahada tedavi gayesiyle müziği kullandıklarını göstermektedir.

Hangi Makam Hangi Hastaliğa?(OsmanlI'da Müzikle Tedavi)...

Yüzyıllar boyu insanlar, hastalıkların iyileştirilmesinde çeşitli tedavi yöntemleri kullanmışlar ve çare aramışlardır. Müzik-terapi de en eski tedavi yöntemlerinden biri olup pek çok eski çağ medeniyetlerinde kullanılmıştır.İlkel kabilelerin yaşayışlarında ruhi varlıklar önemli rol oynamış, hekimler çeşitli bitki, ilaç, müzik ve dansı kullanarak hastalarını iyileştirmeye çalışmışlardır.Birçok toplumda hasta insan sağlığına kavuşmak için kendisini bazı güçlere sahip olduğu düşünülen sihirbaza, rahibe teslim etmiştir.Hastalıkların kötü ruh veya cin adı verilen varlıklar tarafından meydana getirildiğine inanılmıştır.Tedavi törenlerinde müzik, dans, ritim ve şarkılar başlıca rol oynamış, hastanın kötü varlık ve ruhlardan kurtarılması tedavinin temelini teşkil etmiştir. Ses, müzik de bu gizli varlıklarla haberleşmek için bir araç olarak görülmüş, ilaç, su ve otlar ise hastanın vücuduna girmiş olan bu kötü varlıklarla mücadele için kullanılmıştır. Bunların ancak sihirbaz - doktor tarafından danslar, şarkılar ve tütsülerle kullanıldığı zaman etkili olabileceğine inanılmıştır.Monoton bir ritm ile birlikte varlığın tepkisine göre hızlı, yavaş, yumuşak veya sert melodi ikna edici sözlerle övülü şarkı ile müziğe refakat, müzikle tedavinin temelini teşkil etmiştir.

Türk Müziği makamlarının ruha olan etkileri Farabi’ye göre şöyle sınıf-landırılmıştır: 

1. Rast makamı: İnsana sefa(neşe-huzur) verir. 
2. Rehavi makamı: İnsana beka(sonsuzluk fikri) verir. 
3. Kuçek makamı: İnsana hüzün ve elem verir. 
4. Büzürk makamı: İnsana havf(korku) verir. 
5. Isfahan makamı: İnsana hareket kabiliyeti, güven hissi verir. 
6. Neva makamı: İnsana lezzet ve ferahlık verir. 
7. Uşşak makamı: İnsana gülme hissi verir. 
8. Zirgüle makamı: İnsana uyku verir. 
9. Saba makamı:İnsana cesaret,kuvvet verir. 
10. Buselik makamı: İnsana kuvvet verir. 
11. Hüseyni makamı: İnsana sükunet, rahatlık verir. 
12. Hicaz makamı:İnsana tevazu(alçakgönüllülük) verir. 

Farabi Türk müziği makamlarının zamana göre psikolojik etkilerini de şu şekilde göstermiştir: 

1. Rehavi makamı: yalancı sabah vaktinde etkili 
2. Hüseyni makamı: sabahleyin etkili 
3. Rast makamı: güneş iki mızrak boyu etkili 
4. Buselik makamı: kuşluk vaktinde etkili 
5. Zirgüle makamı: öğleye doğru etkili 
6. Uşşak makamı: öğle vakti etkili 
7. Hicaz makamı: ikindi vakti etkili 
8. Irak makamı: akşam üstü etkili 
9. Isfahan makamı: gün batarken etkili 
10. Neva makamı: akşam vakti etkili 
11. Büzürk makamı: yatsıdan sonra etkili 
12. Zirefkend makamı: uyku zamanı etkilidir. 

Günümüz:
1977'de Amerika müzikle tedaviyi bir bilim dalı olarak kabul etmiştir. Müzik terapisi psikiyatri temelli hastalıklarda 1950’lerden bu yana etkin olarak kullanılmaktadır.Türkiye, müzikle tedavinin öneminin henüz farkında değildir. Oysa Farabi, Razi, İbn-i Sina ve Gevrekzade Hasan Efendi gibi Türk alimleri bu alanda çok önemli çalışmalara imza atmışlardı. Batı dünyası da 20. yüzyılın ortalarında keşfettiği müzikle tedavi ya da terapiyi, alternatif tedavi yöntemi değil, geleneksel tıbba uygun ve kuralları kendine has bilimsel bir tedavi yöntemi olarak kabul etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda yaralanan askerlerin terapisinde müzikten yararlanılır ilk olarak. Ardından, 1947’de ABD’nin Michigan Devlet Hastanesi’nde müzik tedavi programına alınır. Böylece bu konuda araştırmalar hızlanır. Depresyon, şizofreni, zeka geriliği, alkol ve madde bağımlığı ile mücadelede müzik tedavi yöntemine başvurulur. Yeni teknik ve pratik uygulama biçimleri geliştirilir. Amerikan Müzikterapi Birliği 1997’de bir tanımlama yaparak son noktayı koyar: “Müzikterapi, bazı bireylerin fiziksel, psikolojik, sosyal ve zihinsel ihtiyaçlarını karşılamada müziği ve müzik aktivitelerini kullanan uzmanlık dalıdır.”
Bugün Batı’da hastane, klinik, gündüz bakımevi, okul, madde bağımlılığı merkezi gibi yerlerde 5 binden fazla uzman, müzik terapisi uygulamaktadır. Şüphesiz, bunda etkili olan temel faktör son yıllarda müzik ve beyin araştırmalarında elde edilen verilerdir. Müziğin, özellikle serotonin, norepinefrin, dopamin, melatonin, kortizol, adrenalin, testosteron gibi psikiyatrik hastalıkların oluşumunda etkili hormonlara; kan basıncı, solunum ritmi, solunum kalitesi, nabız sayısı gibi fizyolojik olaylara olumlu etki yaptığı artık bilinmektedir.


7 Aralık 2008 Pazar

6 Aralık 2008 Cumartesi

HAZRET-İ MEVLANA'NIN ANISINA

TÜRBEMİZİ YÜKSEK YAPSINLAR:Birgün Mevlana Hazretleri buyurdular ki"Bizim müridlerimiz türbemizi,uzak mesafelerden görülmesi için yüksek yapsınlar.Kim türbemizi uzaktan görür,bize inanıp güvenirseYüce Allah onu rahmete erişenler arasına katar.Tam bir aşkla,riyasız bir doğrulukla ve kesin bir güvenle türbemizi ziyaret edip namaz kılan kimsenin ise Allah her ihtiyacını giderir,muradına erdirir,dini ve dünyeviisteklerini yerine getirir."

BU ŞEHİR KIYAMETE KADAR KORUNACAKTIR:Moğol komutanı Baycu,büyük bir orduylaKonya'yı kuşattığında halk Hz.Mevlana'ya sığınıp ondan yardım ve dua dileyince şöyle demiştir:"Hiç korkmayın,Yüce Allah sizi, Şeyh Salahaddin Hazretleri'ne bağışladı.Bu şehir,kıyamete kadar Moğolların kılıcından korunacaktır.Konya'ya kasteden,bizim darbemizden kurtulamaz.Bahaeddin Veled Hazretleri'nin mübarek vücudu bu şehirde medfun bulundukça,Allah'ın izniyle bu belde bütün afetlerden korunmuş bir halde kalacak;bu şehrin dünyada büyük bir şöhreti olacak,bizim yerimize geçecek olanlar da orada esenlik ve güvenlik içinde olacaklardır.

SENDE BUNDAN ANLAMAZSIN:Bir gün Mevlana,medresenin bahçesindeki havuzun başında oturmuş kitap okuyordu.O esnada Şems-i Tebrizi yanına gelip ona ne okuduğunu sordu.Mevlana"Sen anlamazsın"dedi.Bunun üzerine Şems-i Tebrizi kitapları havuza attı.Mevlana şaşırmış ve "Babamın kıymetli kitaplarına yazık oldu"diyerek üzüntüsünü bildirmişti.Mevlana'nın üzüldüğünü gören Şems-i Tebrizi,elini uzatıp teker teker kitapları suyun içinden alarak Mevlana'ya verdi.Hayretler içersinde ,kitapların hiçbirisinin ıslanmamış olduğunu gören Mevlana"Bu nasıl bir iştir?"diye soruncada Şems-i Tebrizi"Bu bir sırdır,sen de bundan anlamazsın"dedi.

ALÇAK GÖNÜLLÜLÜKTE PAPAZI GEÇTİK:Bir gün Mevlana ile görüşmeye gelen birkaç papaz yolda kendisine rastlar ve saygıyla başlarını eğerek selam verirler.Mevlana,onların bu davranışlarına aynı şekilde karşılık verir.Papazlar saygı için eğdikleri başlarını kaldırdıklarında Mevlana'nın hala saygıyla eğilmiş halde bulunduğunu görürler ve bu hal birkaç kez tekrar eder.Mevlana,medreseye döndüğünde Sultan Veled'e der ki"Allah'a şükür,bugün tevazuyu papazlara bırakmadık."

5 Aralık 2008 Cuma

HAZRET-İ MEVLANA'NIN ANISINA

Öğrencilerinden biri Mevlana'ya sormuş;

"Efendim, bu 4 kapı meselesini ben pek anlayamıyorum.
Bana anlayabileceğim bir lisanla anlatır mısınız?"

"Şimdi bak, karşı medresede dersini çalışan dört kişi var ve
hepsi rahlelerine eğilmiş.
Sen git bunların hepsinin ensesine bir şamar at, sonra gel sana anlatayım."

****

Öğrenci gitmiş, birincinin ensesine bir tokat akşetmiş.
Tokadı yiyen derhal ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve daha kuvvetli bir
tokatla Mevlana'nın öğrencisini yere yıkmış. Öğrenci dayağı yemiş, geri dönecek ama
hocasına itaat var.

Yaradana güvenip ikinciye de bir tokat akşetmiş. O da derhal ayağa
kalkıp elini kaldırmış.
Tam tokadı vuracakken vazgeçip yerine oturmuş.

Öğrenci devam etmiş, üçüncüye de bir tokat atmış.
Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam etmiş.

Dördüncü, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına
devam etmiş.

Öğrenci Mevlana'ya dönmüş, olanları anlatmış.

Mevlana; "İşte sana istediğin örnekler....

- Birinci, şeriat kapısını geçememiş biri idi.
Şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını
sana iade etti.

- İkinci, tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince o da kalktı, tam
tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi.
"Sana kötülük yapana bile iyilik yap".
Onun için döndü, oturdu.

- Üçüncü, marifet kapısına kadar gelmiştir.
İyinin ve kötünün tek Yaradandan geldiğini bilir, inanır.
Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.

- Dördüncü, hakikat kapısını da geçmiştir.
İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu ve aynı olduğunu bilir.
Onun için dönüp bakmadı bile...


4 Aralık 2008 Perşembe

HAZRET-İ MEVLANA'NIN ANISINA

Huysuz adamın biri bir gün,herkesin gelip geçtiği yol üzerine dikenli çalılar diker. Yoldan geçenler her ne kadar “Bunları buradan sök at” dese de o bunların hiçbirine kulak asmaz. Yine kendi bildiğini okur. O dikenli çalılar büyür, yoldan geçen halkın ayağına takılır, onlara eziyet eder. O yoldan geçenler perişan olur.

Bu durum valiye kadar intikal edince,vali onu yanına çağırır. Dikenleri sökmesi için emreder. O da sökerim diye söz verir; ama bugün,yarın diye ertelemeye devam eder. Ne sökmem der, ne de sökmeye teşebbüs eder. Bir gün vali onu yanına çağırır; “Verdiği sözde durmayan adam, emrimi uygula!” diye sıkı sıkı tembihler. Ağır ikazlarda bulunur. Çalıları diken huysuz adam da şöyle der: “Önümde hayli günler var. Merak etme,nasıl olsa günün birinde sökerim.” Vali ise çabuk olmasını söyler ve onu uyarmaya devam eder. Ama adam sözden anlamaz. Dikenler de kök salıp büyümeye devam eder. Mevlânâ, hikayenin bu kısmında bir işi yarına ertelerken zamanın su gibi akıp gittiğini söylüyor ve; “Her gün sen yarın bu işi görürüm diyorsun ama günler geçip gittikçe o dikenler daha da kuvvetleniyor. Onu sökecek olan da ihtiyarlıyor, kuvvetten düşüyor. Sen de her bir kötü huyunu bir diken bil. O dikenler kaç keredir senin ayaklarına battı. Kaç kere oldu seni kötü huyun yaraladı. Sen kendi tabiatından hastalandın da, duygusuzluğun yüzünden habersizsin. Çirkin huyunun da başkalarını rahatsız ettiğini bilmiyorsun. Sen şu dikeni gül fidanı haline getir. Gül fidanı ile onu aşıla. Böylece sendeki dikenler gül fidanı haline gelsin. Eğer sen de şerri gidermek istiyorsan, ateşin gönlüne hakkın rahmet suyunu dök.”
Mevlânâ, burada nefsinin kötü arzularına düşmeyi dert edinmeye dikkat çekiyor ve diyor ki:

Nefsinin ateşi söndürdükten sonra, gönül bahçesine ne dikersen biter. Laleler, ak güller, güzel kokulu çiçekler yetişir. Sözün kısası; işini yarına bırakma. Çabuk tövbe et de istiğfarı yarına bırakma. Yıl geçti ekin vakti geldiğinde sende yüz karalığından başka bir şey kalmaz.

Beden ağacının köküne kurt düştü.

Onu söküp ateşe atmak, kulluk yaparak iyi işlerle onu öldürmek gerek.

2 Aralık 2008 Salı

HAZRET-İ MEVLANA'NIN ANISINA


Hz. Mevlana'nın Hayatı

Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuştur.
Mevlâna'nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında "Bilginlerin Sultânı" ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun'dur.

Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrıldı.

Sultânü'I-Ulemâ'nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam'a uğradı. Şam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subaşı Emir Mûsâ'nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.

1222 yılında Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar. Mevlâna 1225 yılında Şerafeddin Lala'nın kızı Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında idi. Konya'da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nın çevresinde toplandılar. Mevlâna'yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Şems'de "mutlak kemâlin varlığını" cemalinde de "Tanrı nurlarını" görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.

Mevlâna Şems'in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalıştılar.

Yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk' ın rahmetine kavuştu. Mevlâna'nın cenaze namazını Mevlâna'nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna'yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna'nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir"

25 Kasım 2008 Salı

İNTERNET BAĞLANTIMDA SORUN VAR!

Sevgili arkadaşlar,son günlerde irternet bağlantımdaki sorun yüzünden neredeyse,sayfama giremez ve düzenleyemez oldum.Bu yüzden çoktandır uğrayamadığım arkadaşlarımdan özür diliyorum.Bu süreçte uğrayan arkadaşlara teşekkür ediyorum.En kısa sürede problemi halledip sizlerle görüşmek ümidiyle...

17 Kasım 2008 Pazartesi

TÜRKİYE BİR PARMAK ŞIKLATMAKLA DEĞİŞEBİLİR!


Schrödinger'in Kedisi 'Rüya' ve 'Kabus' romanlarıyla birdenbire hepimizin zihninde müthiş bir ameliyat yaptınız. "Bir şey ne imkansızdır ne de kesin" yargısı ile "bir şey ne illa siyah ne de beyazdır"ı gündeme getirdiniz. Birçokları "hem, hem de" demeye başladı. Bir romanı bu felsefeye oturtmak fikri nasıl doğdu?
-Eskiye, master öğrenciliğime kadar gider. Öteden beri matematiğin siyah-beyazıyla anlatılan ekonomiye itirazım vardı. Alfasıyla betasıyla, standart sapmasıyla bir ekonometrik model kuruyorsunuz ama bu Konya'daki Hatice teyzenin derdini çözmüyor. Bunu farkettim ve bir de baktım meğer Einstein aynı şeyi söylemiş zaten. Döndüm fizik okumaya başladım. Saçaklı mantığı keşfettim ve sıkıntımın çözüldüğünü gördüm. Aristo mantığı ile ussal programlama ile gerçeğin arasındaki uçurum ortaya çıktı. Mesela, devletin yaptığı toplumsal mühendisliğin sökmemesi bunun bir tezahürüdür. Biz kural tanımaz insanlarız. Kırmızıda durmayız çünkü her durmadığımızda ölmeyeceğimiz biliriz. Trafik kontrolü varsa bunu hiç tanımadığımız insanlara sinyalle vs. haber veririz. Kuantum fiziğinin bir şey ne imkânsızdır ne de kesin dediği, her hız yapanın ille de ölmeyeceği bilgisinin bilgisidir. Batı entelijansiyası kesinliğin imkânsızlığını epeyidir konuşuyor. Meğer ikinci aydınlanma çağına girmişiz bile. Ben de bu konular bir an önce Türkiye'de tartışılmaya başlansın istedim.
Batı'nın ve bizim yeni keşfettiğimiz kuantum felsefesi Doğu tarafından çok önceden kullanılan bir şey değil mi?
-Saçaklı mantıktan tutun da kuantum parçacıklarını açıkladığımız "hem, hem de.."ye kadar hepsi var Doğu'da. Tasavvuf bütünün üzerine kuruludur. Buda'dır "kelimeleri yırtın arkasına bakın" diyen. "Deniz mavidir" ama mavilik denizin binbir durumundan bir tanesidir. Gece başka; gündüz başka, dalgada .başka güneşte başkadır. "Deniz hem mavidir hem de değildir" demez de, illa da "deniz mavidir" diye iddia ederseniz, bu politik bir tutum olur, siyah-beyaz İslam da gelir, siyah-beyaz laisizm gelir de, toplum mühendisliği de gelir, ucu faşizme kadar gider. Bir metodolojiye asılıp "illa da bu doğrudur" derseniz diğerlerini devre dışı bırakıyorsunuz demektir. Çin tıbbı sadece metodoloji bahanesiyle yıllarca reddedildi. Daha da kötüsü, metodoloji aklın yerini aldı. Akıl ile hayal birbirinin zıddı gibi görüldü ama doğru değil. Hayal olmadan akıl, akıl olmadan hayal olmuyor. Eskiden IQ vardı sonra EQ geldi duygusal zeka. Şimdi SQ geldi. Batıni zeka, yani yüksek sezgi. İnanılmaz bir dönüşüm bu.
Mantık böyle olduktan sonra demokratik çeşitlilik de fayda etmiyor değil mi? İnsanları siyah ya da beyaza şartlayıp sonra ellerine istediğiniz kadar gazete, televizyon verin sonuç değişmiyor.
-Farketmez çünkü, paradigmayı değiştirip muhalif olmanıza kimse izin vermez. Aynı paradigma üzerinden muhalefet belki kabul edilebilir. Bu anlayışın ülke şöyle dursun, dünyayı getirdiği yer ortada. Benim umudum Türkiye'nin dünyadaki yeni değişimi bu kez atlamaması.
Birbirimizi anlamamaya devam etmemiz halinde neler olabileceğini kitabınızda, bölünme senaryosu ile ortaya koyuyorsunuz. Bunu nereden çıkartıyorsunuz?
-Gözlüyorum. Toplumda birbirleriyle konuşamayan insanların sayısının arttığını görüyorum. Yarı İngilizce yarı Türkçe konuşan bir finansman dehasıyla varoşlardaki iki tane ikiyi toplayamayan insanları görüyorum. Birbirine 2 kilometre mesafede yaşayan iki insan birbirini kesinlikle anlamıyor. Gelir dağılımının bozuk olması ciddi bir meseledir ama asıl mesele eğitim dağılımındaki uçurumdur. Gelir sorununu birkaç senede halledebilirsiniz ama eğitimi asla. Ülkenin bir felsefesi, bir sosyal çekirdek karakteri yok.
Bir karakter oluşamamasında İslam telakkisinin zayıflığı da önemli rol oynuyor olmalı...
-Bakın, güya yüzde 99'u Müslüman olan bir ülkeyiz ama İslamiyet'in ahlaki çatısını gözardı eden bir ülkeyiz. Müslüman bir öğrenci kopya çeker mi? Türkiye'de çeker. Cuma namazını aksatmayan bir zabıta rüşvet alır mı? Türkiye'de alır. İşçisinin sigorta primini ödemeyip onu ortada bırakan Müslüman patron var mıdır? Evet vardır. Yalan söylenir mi? Evet söylenir. Türkiye'de İslamiyet'in ahlaki zemini çekilmiş durumda. Hangi bağlamda çekilmemiş, cinsellik bağlamında. Cinsellik bunların en kolayıdır.
Toplumsal değer sistemi oluşması için, acil eylem planınız nedir?
-Bu hale gelmemizde herkesin kendi katkısını ortaya dökecek bir özeleştiri yapmasının çok gerekli olduğuna inanıyorum. Herkes bu düzenin bu hale gelmiş olmasındaki kendi payını kendisine dürüstçe itiraf etmeli. Bir ikincisi, ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu kurumlardan başta geleni aydın dayanışmasıdır. Sıkı bir entelijansiyanın önünde silahlı kuvvetler bile duramaz, çünkü hasım olmadığını görür. Çifte standardı olmayan, riyakar olmayan entelijansiya birçok sorunun çözümünün yolunu açar. "Şurada, yanlış yapıyorsunuz" diyebilen, yapıcı eleştiri getiren bir entejansiya olsa, ne ders kitapları bu kadar yanlış olabilir ne siyaset, ne sanat, ne de medya bu kadar yozlaşabilir. Siyasetçi, bugün vur abalıya, günah keçisi oldu. Oysa Meclis'te bulunan insanların büyük bir kısmının iyi niyetli olduklarına yemin ederim.
Romanda sorunların çözümü misyonunu "onarımcılar"a yüklüyorsunuz. Türkiye'nin onarımı için mevcut aktörlerden yararlanma fikri size cazip gelmiyor mu?
-Valla, ben Türkiye'nin gündeminin bir parmak şıklatmak kadar kolay değişebileceğine inanıyorum. Onarımcı adaylarını tanıyorum. Ama bu insanların ülkeye ilişkin tasarıları, öngörüleri gündeme gelmiyor. Belki de kaotik olmaktan korktuğumuz için cesaret gösteremiyoruz.
Ama bu tesbiti kolayca tersyüz etmek de mümkün. Herkesin durumun devamından memnun olduğu için sorunun çözümlenemediği de pekala ileri sürülebilir.
-Eğer öyleyse felaket tellallığı yapmamıza da hiç gerek yok. Bu ikiyüzlülüğü hiç anlayamıyorum. Bir yandan "yahu, iyiyiz böyle işte" diyorsak "perişan olduk, öldük bitik" diye ağlaşmanın anlamı yok.
Hemen her saptamanızda kendinize özgü bir milliyetçilik görüşüne sahip olduğunuzu farketmemek mümkün değil... Tabi, MHP milliyetçiliği gibi değil!
-E, bu çok normal değil mi? Türk'üm. Öte yandan, MHP'nin nasıl bir milliyetçilik anlayışına sahip olduğunu da bilmiyorum.
Milliyetçilik bayrağı onlarda. Nasıl bilmezsiniz?
-O zaman başka şeyler de söylenebilir, örneğin, hem milliyetçilik bayrağını hem de IMF bayrağını nasıl taşıdıkları gibi... Halk olmak diye bir şey var. Bu dünyada kelaynaklar yaşayacak diye bir çaba gösteriliyorsa müsaade edin de ben de kendi kültürel türümü yaşatmak için çaba göstereyim.
Kim olduğunuz sorulduğunda kendinizi, bıkmadan usanmadan, "Müslüman-Türk" olarak tanımlıyorsunuz...
-Başka nasıl tanımlayabilirim ki?! Bu toprakların insanıyım, Türkçe konuşuyorum, herhalde Hıristiyan değilim. İnanın bana, bunun sorulmasına bile inanamıyorum. Atatürkçü, laik vs. tanımları alt-gruplardır, meğer ki siyasi bir mesaj veriyor olasınız, tanımlama alt-gruplardan başlamaz.
ALEV ALATLI-Yeni Şafak (13.01.2002)

11 Kasım 2008 Salı

SIRADAN OLMAK


Aslında hepimiz özel olmak isteriz.Sıradanlıktan nefret ederiz.Bir farkımız olmalıdır...Oysa farkında olmadığımız, zaten özel olduğumuzdur.
Şöyle bir etrafa bakıldığında bir çoğunun mutsuz olduğu dikkatlerden kaçmaz...Sürekli bir sorgulama hali mevcuttur bir çok insanda...Farklı olma orjinal olma kaygısı...Anlatmak istediğim.Sıradanlıktan ayrılma çabasının bizi daha da sıradanlaştırdığıdır.Oysa bunun tam tersini yapsak.Yani sıradan olmaya çalışsak mümkün olduğunca daha iyi olmaz mı?Sıradan olmaktan kurtulma çabası, bir kere sıradan olduğumuzu kabul etmektir.Bu çaba öyle bir hal alır ki...Kişi önce diğer insanları eleştirir..
-Aaa ne kadar sıradanlar diye...
Sonra sıra kendisine gelir..
-Bende sıradanım...-Sıradan olmamalıyım, farklı olmalıyım…
En son aşamada kendi hareketlerimizi kısıtlamaya başlarız...Öyle ise kendinin ve başkalarının, sadece varolan her şeyin özel olduğunu bilmek bunu kabul etmek oldukça olumlu bir yaklaşım olacaktır...Sıradan olmanın basit yaşamanın keyfini çıkarmak; hem daha mutlu hissetmeyi ,hem de farklı olmak için harcadığınız enerjinin size kalmasını sağlar...O zaman basit olma egzersizleri yapalım…Size sıradan gelen bir şey varsa onu yapabilirsiniz...Size sıradan gelen bir söz varsa onu söyleyebilirsiniz...Sıradan olmanın keyfini çıkarın...

4 Kasım 2008 Salı

HUZURUN SIRRI

Ufak şeyleri dert etmeyin!

Erkenden kalkmaya alışın!

Hayatı olduğu gibi kabul edin!

Tenkit etme isteğinizi bastırın!

Bırakın ara sıra canınız sıkılsın!

Rastgele iyilikler yapmaya çalışın!

Başkalarını suçlamayı artık bırakın!

Her şeye hakim olmaya çalışmayın!

Kusursuz olamayacağınızı kabullenin!

Sabrınızı geliştirme egzersizleri yapın!

Her an bir şeyler öğrenmeye açık olun!

Konuşmadan önce derin bir soluk alın!

İnsanların gözlerine bakın ve gülümseyin!

Bırakın, çoğu zaman başkaları haklı olsun!

Aynı anda birkaç şey yapmaya kalkmayın!

Beterin beteri vardır, her hâlinize şükredin!

Olağan şeylerdeki olağanüstünlüğü arayın!

Bugününüzü son gününüzmüş gibi yaşayın!

Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın!

Yaptığınız iyiliklerden bahsetmemeye çalışın!

Bulunduğunuz durumda mutlu olmaya çalışın!

Öfkeniz kabarmaya başlayınca 10-a kadar sayın!

Sizden başka herkesin bilgili olduğunu düşünün!

Başka fikirlerde biraz olsun doğruluk payı arayın!

Her gün biraz vaktinizi, minnettarlık için harcayın!

Gördüğünüz her şeyde Yaradanın izini unutmayın!

Hizmeti, hayatın değişmez bir parçası hâline getirin!

İnatla savunduğunuz iddiaları yumuşatmaya çalışın!

Kimsenin sözünü kesmeyin, cümlesini siz bitirmeyin!

Sahip olmak istediğinizi değil, elde ettiğinizi düşünün!

Daha fazlası daha iyidir, diye düşünmekten vazgeçin!

Herkesin farklı olabileceğini anlayın ve saygı gösterin!

Unutmayın ki, insan edindiği huylardan meydana gelir!

Sevgi kapasitenizi geliştirip, hayatınızı sevgi ile doldurun!

Gerçeği olduğu gibi kabul edin, çünkü hayat âdildir!

Ölünce, yapılacak işler listesinin dolu olacağını unutmayın!

Unutmayın, 100 yıl sonra burada bambaşka insanlar olacak!

Olumlu ve olumsuz düşünce kartopunun çığ gibi büyüyeceğini

ve ilerde dağ gibi meseleler çıkaracağını göz önüne alın!

30 Ekim 2008 Perşembe

ÇOKLU KAİNAT MODELİ

Kâinatın yaratılışıyla ilgili bilinmeyenleri daha iyi anlamaya çalışan fizik biliminin tarihinde büyük dönüm noktaları söz konusudur. Yokken, varlık âlemine geçen kâinatın izâhı için bütün bakış açılarını ihtiva edebilecek iki temel çıkış noktası vardır: Bunların birincisi; kudreti, ilmi ve iradesi her şeye yeten bir Yaratıcı’yı kabul etrafında birleşenlerin, ikincisi ise kâinatın bir tesadüf eseri ortaya çıktığını îmâ eden veya onun ezelî ve ebedî olduğunu iddia eden, dolayısıyla bir Yaratıcı’yı kabul etmeyenlerin temsil edildiği düşünce dünyalarıdır. Okullarda gösterilen klâsik fizik Newton zamanına dayanır. Bu fiziğe göre kâinat saat gibi, yani belli matematik denklemlerine göre işleyen bir makinedir. Bunlara fizik kanunları denir. İşleyiş tamamen kaidelere göre olduğu için, şans veya ihtimal diye bir durum söz konusu değildir. Newton fiziğinde uzay ve zaman sonsuz ve düzgündür. Burada saat 10:34 iken Jüpiter’de de, Andromeda galaksisinde de 10:34’tür. Zaman düzgün akan bir nehir gibidir.

Einstein’ın geliştirdiği Hususi ve Umumi İzafiyet Nazariyeleri’ne göre ise, feza ve zaman izâfî, yani nisbîdir. Bir gözlemciye göre iki saat olan bir süre, başka bir gözlemciye göre üç veya birbuçuk saat olabilir. Meselâ, farklı yerlerde (İstanbul ve Ankara’da) gerçekleşen iki hâdise, ortada bulunan bir gözlemci tarafından eş zamanlı -aynı zamanda gerçekleşiyor- olsun. Aynı hâdise, hareket eden bir gözlemci için eşzamanlı olmayacaktır. Eğer gözlemci sağdaki hâdisenin olduğu tarafa hareket ediyor, yani sol taraftan uzaklaşıyorsa, sağdaki hâdiseyi soldaki hâdiseden daha önce gerçekleşiyor olarak görecektir. Tam tersine, eğer gözlemci sola doğru hareketliyse, sağdan uzaklaşıyorsa, soldaki hâdiseyi sağdakinden daha önce gerçekleşiyor görecektir. Fezadaki mesafeler de gözlemcilere göre değişebilmektedir.

Einstein’ın (kendisini en fazla mutlu eden düşünce olarak kabul ettiği) Umumi İzafiyet Nazariyesi’ne göre, maddenin, feza ve zaman üzerinde belli bir tesiri söz konusudur. Bir madde, kütlesinin büyüklüğüne göre fezanın geometrisinde veya zamanın akış hızında değişikliğe yol açar. Meselâ, çok yoğun bir madde olan karadeliğin yakınlarında fezanın eğriliği sonsuzdur, zaman ise durur, akmaz. Böyle garip neticeleri olan bir teori, matematik olarak harika bir yapıdadır ve şimdiye kadar gözlemlerle uyuşmaktadır. Kâinatın sonlu mu sonsuz mu olduğu, bu teoriye göre ihtiva ettiği madde yoğunluğuna bağlıdır.

Mükemmel gibi görünse de, Einstein’ın teorileri kendi başına kâinatın nasıl başladığını açıklayamamaktadır. Big Bang denilen “Büyük Patlama” (kâinatın yaratılış) ânında fizik kanunları işlerliğini yitirmekte, o an ve öncesiyle ilgili sorular cevapsız kalmaktadır. Büyük Patlama neden oldu? Nasıl oldu? Patlamadan önce ne vardı? Bu soruları cevaplayabilmek için veya en azından paradokslardan kurtulup kâinatın oluşumu hakkında bir şeyler söyleyebilmek için, kuantum fiziğine ihtiyaç duymaktayız.

Einstein’ın teorilerinde Newton’daki saat modeli veya deterministik (her şeyin kesin kaidelere göre gerçekleştiği) yapı devam etmektedir. Hâlbuki kuantum fiziği (atom ve atomaltı parçacıkların işleyişini açıklayan fizik) çok daha köklü bir değişiklik olup, gözlemciyi devreye sokmakta ve hâdiseleri ihtimallere bağlamaktadır. Kâinatın başlangıcı hakkında sağlam teoriler kurmak, ancak kuantum fiziğini devreye sokmakla mümkün gözükmektedir. Böylece kuantum fiziğine, makroskopik dünya hakkında konuşmak için de başvurulabileceği düşünülmektedir. Ama izafiyet teorisi ile kuantum fiziğinin nasıl telif edilebileceği henüz tam olarak bilinmiyor. İşte çoklu veya paralel kâinatlar teorisi, bu
noktada bir alternatif gibi görünmekte, bu şekilde, eskiden paradoks gibi görülen veya çözülemeyen birçok mesele rasyonel ve mantıklı bir çerçevede açıklanmaktadır.

Çoklu kâinatlar nedir?
1950’lerde Everett gibi bazı fizikçiler tarafından geliştirilen çoklu kâinatlar yorumunda, kuantum fiziğinin normal düşünce yapımızda yol açtığı paradokslar izale edilmekte ve kâinatın işleyişi (hâdiseler) yepyeni bir gözle görülmektedir. Paralel bir kâinat, bizimkiyle benzer özellikler taşıyan, feza, zaman, madde, galaksiler, yıldızlar ve insanlardan oluşan bir âlemdir. Hattâ bu iki kâinatın aynı fezayı paylaştığı ve birbirileriyle iç içe olduğu söylenebilir. Bu kâinatlardaki maddeler kuantum fiziğinin kanunlarına göre birbirileriyle münasebet hâlindedir. Yani, bizimki gibi, çok sayıda kâinat bulunmaktadır. Meselâ, hâlihazırdaki kâinatta siz bu yazıyı okurken, paralel bir kâinatta, orman gezintisi yapıyor olabilirsiniz.

Alternatif tarihler, paralel kâinatları daha iyi anlamak için güzel bir misâl teşkil etmektedir. Viyana Kuşatması’nda başarılı olsaydık tarih nasıl değişirdi? Fatih Sultan Mehmed Roma’yı fethetseydi dünya nasıl bir dünya olurdu? Veya Hitler İkinci Dünya Savaşı’nı kazansaydı neler olurdu? İşte bu ihtimallerin her biri paralel bir kâinatta gerçek olmuştur. Akla gelebilecek her tür farklı dünya, düşünülebilecek her çeşit tarih bir yerlerde mevcut bulunmaktadır. İradî tercihlerimizi düşündüğümüzde de çoklu kâinatları anlayabiliriz. Meselâ üniversite imtihanlarında tıp tercihi yapan biri doktor olmuştur. Biyolojiyi tercih etseydi, araştırmacı bilim adamı olacaktı. Veya bir hanımla sadece güzelliğinden dolayı evlenmeyi tercih eden bir erkek, eşiyle bir türlü geçinememektedir. Hâlbuki kendisine uygun, anlaşabileceği, dindar bir bayanla evlenmeyi seçseydi, mutlu bir hayatı olacaktı. Böylece, yaptığımız tercihlere göre farklı kâinatlar yani farklı ihtimaller bizim için gerçek olmaktadır.

Paralel kâinatlar genellikle bilim kurgu filmlerinde ve romanlarında işlenmiştir. Meselâ Star Trek dizisinde uzay gemisi Enterprise, Kaptan Kirk ve ekibi bir gezegenden gemiye rutin bir şekilde ışınlanacakken, bir iyonize gaz bulutunun içine denk gelir. Kaptan Kirk ve mürettebatı kendilerini çok benzer fakat şaşırtıcı derecede farklı bir Enterprise içinde bulurlar. Meselâ, buradaki Mr. Spock, diğer gemideki benzeri gibi mantıklı olmasına rağmen ilginç şekilde kötü bir adamdır. Aslında, eski Enterprise’dakilerin aksine, bu yeni Enterprise’daki mürettebatın hepsi kötüdür. Bu arada, eski iyi Enterprise’a, kötü bir Kaptan Kirk ve ekibi ışınlanmış, bunlar da buradaki iyi Mr Spock tarafından hapsedilmiştir. Her iki Spock, az bir zaman sonra problemin ne olduğunu anlarlar. Enterprise, iyonize gaz fırtınasından dolayı, bu Enterprise ve ekibinin bir kopyasının bulunduğu paralel bir kâinata denk gelmiştir. Kopyalama, iyilerin kötü, kötülerin iyi olması dışında mükemmele yakındır. İyon fırtınası feza-zaman bağlantısı oluşturmasaydı, her iki kâinat birbirinin varlığından hiçbir zaman haberdar olmayacaktı. Paralel Kirk’lerden iyi ve kötü yer değiştirerek, kötü Kirk iyi Enterprise içinde kilitli kalmış, iyi Kirk ise kendini kötü Enterprise ve ekibi içinde bulmuş, kısa zamanda kötü gibi davranıp kendini fark ettirmeden bazı yanlışları düzeltebileceğini anlamıştır.

Bir Alacakaranlık Kuşağı macerasında ise, bir kadın, otobüs durağında beklerken kendi paraleliyle karşılaşır. Dublesi, kendi kâinatını terk etmiş ve bu kâinata girmiştir. Duble, orijinalin yerine geçmek ister ve bunu başarır, bu arada orijinal kadın bir akıl hastanesinde tıkılıp kalmıştır.

Marslı Günlükleri’nden “Ağustos 2002, Gece Buluşması” adlı hikâyede Tomas Gomez adında Mars’a yerleşmiş bir dünyalı, Mars’ta paralel bir kâinata denk gelir. Benzin alıp yola çıkacakken oradaki yaşlı adamı duyar: “Mars’ı olduğu gibi kabul edemeyeceksen, dünyaya da dönebilirsin. Burada her şey farklı; toprak, hava, kanallar, yerliler (daha hiçbirini görmedim; ama seslerini duydum), saatler. Saatim bile bir garip çalışıyor. Burada zaman bile farklı.”

Tomas yolda giderken peygamber devesi böceğine benzeyen garip mavi-yeşil bir makine tarafından taşınan, altın renkli gözleri olan bir Marslıyla karşılaşır ve ona “Merhaba!” der. Marslı da kendi dilinde “Merhaba!” diye karşılık verir. Hiçbiri diğerini anlamaz. Marslı gelip Tomas’a dokunur; ama Tomas bunu hissetmez. Fakat daha sonra aynı dili konuşmaya başlarlar. El sıkışmak istediklerinde, her birinin eli sanki yokmuş gibi diğerinin içinden geçer. Birbirilerini görebilmekte; fakat birbirlerine dokunamamaktadırlar. Kesişen paralel kâinatlarda bulunduklarını anlarlar. Her biri kendi vücudunu hissetmekte; fakat karşı tarafı hayalet gibi görmektedir. Dünyalarının nasıl hem birbirilerine karşılıklı tesir hâlinde olup hem de birbirlerine dokunamadığını anlamaya çalışırlar; ama bir netice alamazlar. Marslı, çevresine baktığında harika şeylerle dolu güzel bir şehir, Tomas ise sadece ıssız ve çölleşmiş binlerce yıllık şehir kalıntıları görür, Marslıya bağırır: “Bu kanallar hep boş!”, Marslı ise: “Kanallar eflatun içecekle dolu.” der. Buluşmalarında yaşananların zamanla ilgili bir şey olduğunu anlarlar; fakat kimin geçmişte, kimin gelecekte olduğuna kestiremezler. Her biri kendi dünyasını gerçek kabul etmekte, diğerinin bir hayal âleminde yaşadığını düşünmektedir. Kulağa çok garip gelen bu hikâyelerin, yeni fiziğin ışığında bir nebze de olsa doğruluk payı taşıdığı anlaşılmıştır.

Yeni fizik: Çoklu kâinatların varlığını nereden biliyoruz?
Kuantum fiziğinin karakteristik özelliğini en güzel anlatan hâdiselerden biri “çift yarık” deneyidir. Bu deneyde, bir kaynaktan çıkan parçacıklar (meselâ fotonlar veya elektronlar) önce üzerinde iki tane birbirine çok yakın yarık bulunan bir levhadan geçmekte, sonra da arkadaki bir ekrana çarpmaktadır. Yarıkların ikisi de açık olduğunda, ekranda aydınlık ve karanlık bölgelerin birbirini takip ettiği bir girişme deseni oluşmaktadır. Fakat yarıklardan biri kapatıldığında oluşan desenle diğeri kapatıldığında oluşan desen üst üste konduğunda bu şekilde bir periyodik desen oluşmamaktadır. Veyahut parçacığın hangi yarıktan geçtiğini tespit etmek için bir ölçüm yapıldığında, parçacık mutlaka yarıklardan birinden geçiyormuş gibi görülmekte, bu da girişim desenini bozmaktadır.

Buradan çıkan netice, yarıklardan birisi veya ikisi birden açık olduğunda, parçacığın hareketinin değişmesidir. Kuantum fiziği bu garip hâdiseyi, parçacığın yarıklardan birinden geçme ihtimaliyle diğerinden geçme ihtimalinin birbirine karşılıklı tesiriyle açıklamaktadır. Yani parçacık iki yarıktan birden geçiyormuş gibi davranmaktadır. Hâlbuki tek bir parçacıktır. Bunu makul hâle getirmenin tek mantıklı yolu, parçacığın bir dünyada (yani kâinatta) yarıklardan birinden, diğer bir dünyada da diğerinden geçtiğini düşünmektir. İşte bunlar yukarıdan itibaren yavaş yavaş tarife gayret ettiğimiz paralel dünyalardır. Parçacık ekrana çarptığında ise bu dünyalar yeniden birleşerek tek bir dünya hâline gelmektedir.

Paralel kâinatları çarpıcı bir şekilde gösteren başka bir örnek de “Schrödinger’in Kedisi” olarak bilinen düşünce deneyidir. Bu düşünce deneyi şöyle tasarlanmıştır: Kapalı bir oda içinde bir kedi, radyoaktif bir madde ve zehirli bir madde bulunmaktadır. Bozunma ihtimali kuantum fiziğine göre % 50 olan radyoaktif madde bozunduğunda (parçalandığında) tetiklenecek bir mekanizma vasıtasıyla zehir açığa çıkacak ve kedi ölecektir. Bu durumda % 50 ihtimalle radyoaktif madde bozunacak, zehir açığa çıkacak ve kedi ölecek, 50% ihtimalle de radyoaktif madde bozunmayacak, kedi de sağ kalacaktır. Şimdi, kuantum fiziğine göre, odanın kapısı açılıp kedinin durumu gözlenene kadar kedi % 50 ölü, % 50 canlı vaziyette, yani ölü ve canlı hâllerin bir süperpozisyonu şeklinde bulunmaktadır. Tâbi bu durum mantığa terstir ve anlaşılabilir değildir. Çoklu kâinat modeli ise, evrenlerden birinde kedinin ölü, diğerinde canlı olduğunu söyleyerek içinden çıkılmaz bu durumu kolayca izah etmektedir.

14 Ekim 2008 Salı

THE SECRET(SIR)

Secret adlı kitabı pek çoğunuz okumuşsunuzdur.Okumadıysanız da en azından adını duymuşsunuzdur.Satış rekorları kıran bir kitap.Benim de hayatımda özel önemi olduğundan,kitabın kendisinden biraz bahsetmek istedim.Ola ki,okumayan varsa ilgisini çeker diye.Evvelki sene okuduğum ve hayatımda bir dönüm noktası olan bu kitabı,şimdi başucu kitabım yaptım.Ne zaman olumsuz fikirler zihnime üşüşse hemen açıp bakıyorum.İtiraf etmek gerekirse,bu kitap sayesinde çok değiştim.Hayatım tamamen farklılaştı diyebilirim.Eğer siz de hayatınızdan memnun değilseniz,işler istediğiniz gibi gitmiyorsa,işte size bunu değiştirmenin SIRRI:

Başınıza gelen herşeyi, siz hayatınıza çekiyorsunuz .Ne düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz. Eskinin bilge insanları bunu bilirlerdi.Mesela;Babilliler…

Ama bilenler toplumun küçük "seçkin" bir kısmıydı.
Sizce neden dünya nüfusunun % 1i, dünyadaki toplam maddi gelirinin % 96sını kazanıyor? Tesadüf olduğunu mu düşünüyorsunuz? Hayır değil!

Çünkü; onlar birşeyleri anlamışlardır,”Çekim Yasası”nı.
Çekim yasasına göre, "Benzerler birbirini çeker".
Burada bir düşünce düzeyinden bahsediyoruz.

Bizim işimiz insanlara,istedikleri şeyi düşünmeyi öğretmek.
İstediğimiz şeyi zihnimizde netleştirmek. İşte bu noktadan sonra evrenin en güçlü yasası işlemeye başlıyor; “ÇEKİM YASASI”.

En çok neyi düşünürseniz, onu kendinize çekersiniz ve o hale gelirsiniz.

Bir düşünceyi tekrar tekrar düşünürseniz ya da sürekli hayalini kurarsanız: (İstediginiz yeni arabayı almak, ihtiyacınız olan parayı bulmak, veya ruh eşinizi bulmak); o düşünceyle ilgili olan frekansı uygun bir temele yerleştirirsiniz.Tabii,burada önemli olan,hayalinizi kurarken gerçekten hayalin içinde yaşadığınızı hissetmek olmalıdır.Mutlu olmak da,hayalinizin gerçekleşmesi için olmazsa olmaz şartlardan.

Sorun şu ki; çoğu insan istemediği şeyi düşünür!
Ve başlarına olumsuzlukların niye tekrar tekrar geldiğini merak eder.
Çekim yasası sizin birşeyi iyi ya da kötü algılamanızla veya olmasını isteyip istememenizle ilgilenmez!

Sadece düşüncelerinize cevap verir. Eğer kendinizi berbat hissediyorsanız, yolladığınız sinyal budur: "Kendimi berbat hissediyorum".Böyle düşündüğünüzde,evren size cevap verir:”Dileğin benim için emirdir”.Sonuçta,düşündüğünüz gibi olursunuz.

Çekim yasası: "Neyi düşünür ya da odaklanırsan onu alırsın" der.
Ondan yakınıyor olman, yakındığını sana daha çok yaklaştırır.
Eğer olaylara pozitif bakabiliyorsak o zaman, pozitif kişi, olay ya da durumları kendimize çekebiliriz.

Ya da tam aksi; negatif yönelimli ve kızgın olabiliriz, bu durumda da olumsuz kişi ya da koşulları kendimize çekeriz.

Bilinçli veya bilinçsiz, aklınızda tuttuğunuz; sizi (olumsuz) etkileyen düşüncelerden kurtulun!

Çünkü;en çok hasta olan, hastalıktan en çok bahsedendir.Bolluktan en çok bahseden, bolluk içindedir.

Çekim yasası her yerde aşikardır, eğer ne olduğunu anlarsanız.
Siz bir mıknatıssınız, düşünceleri, insanları, olayları, hayatları kendinize çekersiniz.

Yasaları olan bir evrende yaşıyoruz; mesela yerçekimi yasası, eğer bir binadan düşerseniz, iyi insan veya kötü insan olmanız hiç farketmez, yere düşersiniz.Anlatmaya çalıştığımız çekim yasasına göre ise,neyi düşünür ve nasıl hissederseniz hayatınıza onu çekersiniz.
Hayatınızdaki her şeyi -yakındıklarınız dahil- hayatınıza siz çektiniz!
İlk bakışta bunu duymaktan nefret edeceğinizi biliyorum; diyeceksiniz ki:
"Trafik kazasını ben çekmedim". "Bu durumu ben çekmedim"
ya da yakındığınız herhangi bir şeyi çekmediğinizi iddia edeceksiniz.
Bu noktada söylemeliyim ki; evet hepsini siz çektiniz!
Bu anlaması en zor olan kavramdır. Ama bir kez kavranırsa, hayatınızı değiştirir.

Bu büyük "sır"rın bir parçasıdır. Birçoğumuz terslikleri çekeriz ve bunu kontrol edemeyeceğimizi,çünkü bunun, doğal yapımızda otomatikman var olduğunu düşünürüz. Bunu ilk kez duyuyorsunuz, Düşüncelerimi değiştirmek zor olacak, diyorsunuz.
İlk başta öyle gelecek, ama sonra eğlenceli olacak.

Bize göre iki duygu vardır: İyi hissettiren ve kötü hissettiren.
Her durumu bu iki duyguyla değerlendiririz.

"Şu anda neyi kendime çekiyorum?" sorusunun cevabı hislerinizdir. Eğer iyi hissediyorsanız, devam edin doğru yoldasınız.

12 Ekim 2008 Pazar

60 SANİYEDE MORAL DEPOLAMAK

Sabahları paldır küldür yataktan fırlayıp kendimize bir merhaba bile demeden strese günaydın dememiz hiç kimsenin suçu değil. Yazar ve kişisel gelişim uzmanı Patricia Muradi "Ne kadar güçlü, kendimizden emin olursak olalım nihayetinde insanız!" diyor ve soruyor "Kendinizi motive etmek için 60 saniyeniz de mi yok?"
Doğamız gereği de kabul görmeye, beğenilmeye, motive edilmeye ihtiyaç duyarız diyen Patricia Muradi "Büyük ya da küçük, kadın veya erkek hepimiz takdir görmek için yaşar, hatta bunun biz dünyayı terk ettikten sonra da devam etmesi için elimizden geleni yaparız. Bunun da ayıp bir yanı yok" görüşünde. Hayat koşulları çoğumuza ortak problemleri getiriyor.
1-PANİKTEN UZAK DURUN
Sabahları paldır küldür kendimizi yataktan dışarı zor atıp, öz bakımımızı yapıp sürüne sürüne giyindikten sonra bir acele işimize veya günlük koşuşturmalarımıza yetişmeye çalışırız. Hele büyük bir şehirde yaşıyorsak, zamanımızın önemli bir bölümünün yolda geçmesi riski olduğundan kimi zaman panik halde günü yakalamaya çalışıyoruz. Bu arada kendimizi unutuyor, makyaj yapmak ya da tıraş olmak gerekmiyorsa aynaya bile bakmaya gerek görmeyebiliyoruz.

2-BEYAZ ATLI TAKDİR PRENSİ
"Aceleniz var, kabul ediyorum zamanınız kısıtlı nihayetinde Mars''''ta ikamet etmediğimizden hemen hepimiz zaman ile yarışmanın ne kadar güç, aynı zamanda ne denli yorucu ve yıpratıcı olduğunun bilincindeyiz. Ama kendinizi motive etmek adına harcayacak 60 saniyeniz de mi yok?" diye soruyor Yazar Muradi ve ekliyor "İnsanız ve takdir edilmek isteriz.
Pekala, o gün etrafımızdaki herkes kendi işleriyle meşgulse ve bizi onaylayacak tek bir cümle duymak şansımız yoksa ne olacak? Gün boyunca ''Beyaz atlı takdir prensi''nin bir şekilde bize ulaşıp takdir etmesini mi bekleyeceğiz? Elbette bizim dışımızda kalan insanlardan takdir görmek muhteşem bir motivasyon kaynağıdır. Ancak dilerseniz gelin özellikle sabahları bu işi hiç kimselere bırakmadan kendimiz yaparak, güne güzel bir başlangıçla 'Merhaba' diyelim."

3-KENDİNİZE GÜNAYDIN DEYİN
Patricia Muradi, her sabah gözümüzü açtığımızda kendimize günaydın dememizin önemine değiniyor ve "Kendimize ismimizle hitap ederek, örneğin, ''Sevgili Ayşe, günaydın, bugün bol ışıklı ve güzel bir gün olsun senin için'' dediğimizde zannederim buna kimsenin bir itirazı olmaz ve pek fazla da zamanımızı almaz. İnsanın kendi kendisine ismi ile seslenmesi başlarda belki biraz komik gelebilir ancak denendiğinde kendimizle iletişime geçtiğimiz ve kendimizi kabul ettiğimiz için mutlak bir fayda sağlayacaktır. Öte yandan kendimize değer verdiğimizde başkalarının ne kadar değerli olduğunu anlamamız daha kolay olacaktır" uyarısını yapıyor.
Merhaba faslından sonra yine kendimiz için önemli bir konu daha var sırada, kendimizi şımartmak. Acaba bugün canımız güne kahve ile mi başlamak ister, bir bardak bitki çayıyla mı, yoksa şöyle bir koca bardak süt veya çikolata mı? Genellikle süt veya bitki çayları daha sağlıklıdır, bu kesin; ancak karar size ait, konu da kendinizi şımartmak olduğundan tercihinizi siz yapacaksınız. İçeceğimizi de seçtikten sonra bu aşama da bitti. Söz yine Muradi''''nin "Satırları okuyan bazı arkadaşların şöyle dediğini duyar gibi oluyorum:
"Ne kahvesi ne sütü, ben dişlerimi fırçalayıp kendimi evden dışarı zor atıyorum!" Vakti kısıtlı olanlara önerim, evlerinde kağıt bardak bulundurmaları. Evden çıkarken yanınıza yarım bardak kahve alıp hem yürüyüp hem de yudumlayalım.

4-KENDİNİZİ BEĞENİN
Muradi''''ye kulak verelim yine "Kendinizi bu ufak başarı ile güzel ve değerli bulduğunuzu sesli olarak ifade edin. Hoşunuza giden fiziki özelliğinizi seçerek kendinize bu konuyu vurgulayın. ''Saçların çok parlak'' veya ''Bu yeni diş macunu dişlerini daha çok beyazlattı'' gibi. Hiçbirimiz dünya güzeli veya kusursuz yakışıklı değiliz. Yola çıktığınızda, ağaçlara, çiçeklere bakmayı da ihmal etmeyin. Kendimize günaydın dememiz, bir içecek ikram edip tercih hakkı tanımamız veya ufak birkaç iltifat sözü söylememiz acaba 60 saniyeden fazla zamanımızı almış mıdır? Almamıştır diye düşünüyorum.
5-AYNAYA BAKMA ZAMANI
Pamuk Prenses'in üvey annesi kötü ruhlu cadı bile aynaya bakıp kendisine iltifatlar yağdırarak kendisini motive ediyordu unutmayın! Sadece kendinize bakın. Kendinize iyi olan ve beğendiğiniz bir yönünüz için iltifat edin. Bugünkü iltifat sebebiniz, çocuklarla iyi iletişim kurmanız veya bir önceki gün başardığınıza inandığınız güzel bir iş olabilir.

7 Ekim 2008 Salı

ŞEHİTLERİMİZ SORUYOR

Cenazelerini dün törenler yapıp kaldırdınız... Peki onların “Neden öldük komutanım, bizi neden korumadınız” sorusunu duydunuz mu? Onlar artık soramaz elbette ama, bu soruyu sormak en çok onların hakkıydı: Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanı generaller Meclis’i protesto yerine Aktütün’le uğraşsalardı, biz o gün ölür müydük?
● Komutanım, biz öldükten sonra dün açıklamışsınız gazetecileri çağırıp: “Aktütün karakolunun yerini 2009’a kadar değiştireceğiz.” Gazeteler ilk kez kafasını azıcık kaldırıp “Yeter artık” demese, bunu yapar mıydınız?

● “İstihbarat eksiğimiz yok” da demişsiniz dün komutanım. Peki 350 kişilik PKK grubunun geldiğini nasıl göremediniz, gördünüzse neden önlem almadınız? Önlem aldığınız için mi öğle vakti göstere göstere saldırdılar?

● Aktütün’ün mayıs ayındaki baskın sonrasındaki halini bilenler vardı aramızda. Gözden çıkarıldığı her halinden belliymiş. Kaçakçılık için yapılmış zamanında ve defalarca basılmış. Burada askerî hata yok mu komutanım?

● O karakol sınırdan geçişi önlemek içinmiş komutanım. Oysa PKK Aktütün’ü basmak için sınırı geçiyordu orada. Bunu 1992’den bu yana tam beş defa yaptı. Hepimiz öldük, tam 44 kişi. Siz ise hesap bile vermediniz. Neden?

● Zayiatın büyük bölümü sınır ötesinden açılan ateş yüzünden demişsiniz. Bu zaten her defasında böyle oldu. O halde o karakol hâlâ neden vardı? Askerî hata olmasa bu kadar zayiat verilir miydi? Biz bu kadar ölür müydük?

● Aktütün ve öteki birçok karakol defalarca basıldı. Siz ise hesap vermek yerine tartışmaları bastırdınız, haber yapılmasını yasakladınız. En büyük acı sizin orada yaşanıyor komutanım, bunu tartışmayıp da neyi tartışacağız?

● Siz, dün gazetecilere bilgi veren komutanım; geçen yıl yine aynı gafletle basılan Dağlıca’daki komutan yarbaya başarı plaketi veren ordu komutanı değil misiniz? O plaket yerine hesap verseydiniz biz bugün yaşıyorduk.

Taraf Gazetesi-5 Ekim Pazar

3 Ekim 2008 Cuma

HASTALIKLARIN GERÇEK NEDENLERİ VE ÇÖZÜM YOLLARI

Hayatımızdaki her rahatsızlığın ortaya çıkması bir ihtiyaçtan doğar. Zihinsel nedeni çözüp ortadan kaldırmak için içimize yönelmeliyiz, çünkü cevap orada yatıyor. İrade gücümüzün işe yaramamasının sebebi burada yatmaktadır. İrade gücümüz sadece dışsal etkenlerle savaşır, içsel sorunlarımızda etkisiz eleman konumuna gelirler. Diyelimki sigara tiryakisisiniz, sigarayla savaşmak yerine neden bunu kullanmaya ihtiyaç duyduğunuzu bulun ve onu çözün. İhtiyaç ortadan kalkınca, bağımlılık da ortadan kalkacaktır.
Bedenimizde en çok rahatsızlığa sebep olan düşünce kalıpları ELEŞTİRME, KIZGINLIK, GÜCENME, AFFETMEME VE SUÇLULUK'tur. Çok eleştiren bir kişinin artrit (eklem romatizması) olması büyük olasılıktır. Kızgınlık duygusu kendisini ateşli ve iltihaplı bir rahatsızlıkla ortaya koyar. Uzun süren içerlemeler kendisini kanser rahatsızlığı olarak koyar. Aşağıda bazı hastalıkların olası nedenlerini ve iyileşmeniz için gerekli yeni düşünce modellerini göreceksiniz. Rahatsızlığınız karşısındaki yeni düşünce modelini sürekli olarak tekrarlamanız gerekmektedir ki eskisi kırılıp temizlensin yerini yenisine terk etsin.

SORUN - OLASI NEDEN - YENİ DÜŞÜNCE MODELİ

ACI
Suçluluk duygusu.
-Geçmişe sevgiyle bakıyorum. Onları da kendimi de özgür bırakıyorum Huzur içindeyim.
ADETLE İLGİLİ RAHATSIZLIKLAR
Kadınlığını reddetme. Suçluluk, korku. Üreme organlarının günahkar ya da kirli olduklarına inanma.
-Bir kadın olarak tüm gücümü kabul ediyorum.tüm bedensel süreçlerimi doğal kabul ediyorum. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
*Adet görememe
Kadın olmayı istememe ve kendinden hoşlanmama
-Kendimden hoşnutum, kadınlık bana sevinç veriyor. Ben her zaman mükemmel biçimde akan hayatın güzel bir ifadesiyim.
*Adet öncesi sendrom
Karışıklığın hakim olmasına izin verme. Gücünü dış etkilere teslim etme. Kadınlık süreçlerini reddetme.
-Şimdi zihnimin ve hayatımın sorumluluğunu kabul ediyorum. Ben güçlü ve dinamik bir
kadınım.Bedenimin her parçası kusursuz çalışıyor,kendimi seviyorum.
*Ağrılı Adet görme
Kendine kızma. Kendi bedeninden ya da kadınlıktan nefret etme
-Bedenimi seviyorum. Kendimi seviyorum. Tüm devrelerimi seviyorum.Herşey yolunda.
AKCİĞER RAHATSIZLIĞI
Depresyon.Keder.Hayatı içine almaktan korkma Doya doya yaşamayı kendine layık görmeme.
-Hayatın bütünlüğünü içime alma kapasitesine sahibim.Hayatı sevgiyle dopdolu yaşıyorum.
ALLERJİLER
Kime karşı allerjiniz var? Kendi gücünü inkar etme.
-Dünya güvenli.Emin ellerdeyim.Hayatla barış halindeyim.

ANEMi
"Evet-Ama" tutumu. Sevinçten yoksunluk. Hayattan korkma. Kendini yetersiz bulma Kendi adına çekinmeden konuşamayacağı ve ihtiyaçlarını talep edemeyeceği konusunda güçlü bir inanç.
-Hayatımın her alanında sevinç duymam iyi ve güvenli bir şey. Hayatı seviyorum. İhtiyaçlarımın karşılanması benim doğuştan sahip olduğum bir haktır. İsteklerimi sevgiyle ve rahatça talep ediyorum.

ASTIM
Boğucu sevgi. Kendi bireyselliğini ve bağımsızlığını hissedememe. Kendini bastırılmış ve boğulmuş hissetme. Bastırılmış ağlama.
-Artık kendi hayatımın sorumluluğunu üstlenebilirim. Özgürlüğü seçiyorum.
AŞIRI KİLO
Hayattan korkma. İncinme, aşağılanma, eleştri ve cinsellikten korunma ihtiyacı. Duygulardan kaçma. Güvensizlik, kendini reddetme. Doyum arama.
-Duygularımla barış halindeyim. Olduğum yerde güvenlik içindeyim. Kendi güvenliğimi kendim yaratıyorum. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
ATEŞ
Aşırı öfke
-Ben sevgi ve barışın sukunet dolu ifadesiyim

BADEMCİK İLTİHABI
Korku. Bastırılmış duygular.Boğulmuş yaratıcılık,yapmak istediklerini yapamama.
-Yaşam benim hayrıma akıyor. Tüm fikirlerimi rahatlıkla ifade ediyorum.Huzur içindeyim.
BAĞIMLILIKLAR
Kendinden kaçış. Korku.Kendini nasıl seveceğini bilememe.
-Ne kadar harika olduğumu şimdi keşfediyorum.
Kendimi sevmeyi ve zevk almayı seçiyorum.
BAĞIRSAK RAHATSIZLIKLARI
Eskiyi, artık ihtiyaç duyulmayanı bırakmaktan korkma.
-Eskiyi rahatça ve kolaylıkla bırakıyorum. Yapmak istediğim her şey için yeterli vaktim var.
BASURLAR
Zamanında yetiştirememe korkusu. Geçmişe duyulan öfke. Bırakmaktan ve kendini hayatın akışına bırakmaktan korkma.Kendini yük altında hissetme
-İçinde sevgi olmayan herşeyi bırakıyorum. yapmak istediğim herşey için yeterli vaktim var.
BAŞ AĞRILARI
Kendini eleştirme.Korku.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum.Evren güvenli, güvendeyim.
BAŞ DÖNMESİ
Kararsızlık, dağınık düşünme. Dikkatle bekıp görmeyi reddetme
-Tam anlamıyla merkezimdeyim ve huzur içindeyim. Yaşamayı ve neşeli olmayı seçiyorum.
BOYUN RAHATSIZLIKLARI
*omurga sorunları
bir meselenin diğer bakış açılarını görmeyi reddetme. İnatçılık, eğilmezlik.
-Meselelerin her yönünü esneklik ve kolaylıkla görebiliyorum. Güven içindeyim.
*Tutulma
Kararından dönmez, boyun eğmez bir inatçılık.
-Başka bakış açılarını görmek yararlı, bu bakış açılarını görmede kendimi serbest bırakıyorum
BRONŞİT
Huzursuz aile ortamı. Tartışmalar, bağrışmalar ya da sessiz sürtüşmeler.
-İçimde ve çevremde uyum ilan ediyorum. Herşey yolunda.
BURUN RAHATSIZLIKLARI
*Akması
Yardım isteme.İçsel feryat, ağlama
-Beni mutlu kılan yollarla kendimi seviyor ve rahatlıyorum.
*Kanaması
Tanınma, kabul edilme ihtiyacı duyma. Umursanıp önemsendiğini hissetme. Sevgi isteme.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum. Kendi değerimi biliyor ve kabul ediyorum. Ben harikayım.
*Tıkanması
Kendi değerini tanıyıp kabullenmeme.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum.
CİNSEL SOĞUKLUK
Korku. Zevk yadsıma. Cinsel ilişkinin kötü bir şey olduğuna inanma. Duyarsız eş .Babadan korkma.
-Kendi bedenimden zevk almak iyi ve güvenli bir şey. Kadın olmak çok güzel.
DEPRESYON
Sahip olma hakkına sahip olmadığını hissetmekten kaynaklanan kızgınlık. Umutsuzluk.
-Artık diğer insanların korkularının ve sınırlamalarının ötesine geçiyorum. Kendi hayatımı yaşıyorum.
EGZAMA
Soluk kesici kin. Zihinsel patlamalar
-Uyum ve barış, sevgi ve mutluluk beni kuşatıyor. Evren güvenli, güvendeyim.
GASTRİT
Süregelen rahatsızlık. Kaygılar. Endişeler.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum.Evren güvenli, güvendeyim.
GAZ SANCILARI
Sıkı tutma. Korku. Sindirilmiş fikirler.
-Gevşiyor ve hayatın içimden rahatça akmasına izin veriyorum.

GÖZ RAHATSIZLIKLARI
*Astigmatizm
"Ben" sorunu. Kendi benliğiyle karşılaşmaktan korkma.
-Artık kendi güzelliğimi ve görkemimi görmeye hazırım.
*Glokom
Katı bir bağışlamazlık. Çoktan beri süren incinmeler.
-Sevgi ve şefkatle bakıyorum. baskısı. Bunlara boğulmuş olma.
*Hipermetrop
Şimdiden, yaşanan andan korkma.
-Evren güvenli, güvendeyim.
*Katarakt
Geleceğe neşe ve umutla bakamama.
-Hayat sonsuz mutluluk içeriyor. Her yeni anı yaşamak istiyorum.
*Keratit
Aşırı öfke. Birisine vurma isteği.
-İçimden akan sevginin gördüğüm herşeyi iyileştirmesine izin veriyorum. Barışı seçiyorum.
Herşey yolunda.
*Miyop
Gelecekten korkma, önünde olana güvenmeme.
-Tanrısal rehberliği kabul ediyorum. Yaşam sürecine güveniyorum. Emin ellerdeyim.
*Şaşılık
Dışarıda olanları görmek istememe. Ayrı amaçlar içinde olma.
-Görmem iyi ve güvenli bir şey. Huzurluyum.
GRIP
Kitle olumsuzluğunu ve inançlarını benimsememe. Korku. İstatistiklere inanma.
-Ben grup inançlarının ötesindeyim. Tüm tıkanıklıktan ve etkilerden kurtuldum.
HAZIMSIZLIK
Korku, endişe, dehşet hissetme. Sızlanma homurdanma
-Tüm yeni deneyimler sakinlikle kabul ediyor ve özümsüyorum.
HEPATİT
Değişikliğe direnme. Korku, öfke, nefret. Karaciğer öfke ve gazabın yeridir.
-Zihnim arınmış ve özgür. Geçmişi sevgiyle bırakıyorum ve yeniliklere sevgiyle kucak açıyorum

İDRAR YOLU İLTİHABI
Öfke, kızgınlık, suçlama.
-Hayatımda sadece sevindirici deneyimler yaratıyorum. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
İSHAL
Korku, reddetme, kaçış.
-Benim bedenim kusursuz işliyor. Hayatla barış halindeyim.
KABIZLIK
Eski fikirlerden vazgeçmeyi reddetme. Geçmişe saklanıp kalma. Cimrilik.
-Geçmişi bırakıyor, yeni ve gerekli olanı kabul ediyorum. Hayatın içimden akmasını
kabul ediyorum.
KALP RAHATSIZLIKLARI
Uzun süreden beri yaşanılan duygusal sorunlar. Sevinçten yoksunluk. Kalbin katılaşması. Fazla çabalama. Aşırı duygusal ve zihinsel gerilim altında olduğuna inanma.
-Sevinç. Sevinç. Sevinç. Sevincin zihnimden bedenimden ve hayatımdan akmasına
sevgiyle izin veriyorum.
KANSER
Derin bir biçimde incinme, yaralanma. Uzun zamandır süren kızgınlık. İnsanı için için yiyen derin bir üzüntü veya sır. Nefret etme.
-Geçmişte yaşananlar sevgiyle bağışlıyor ve özgür bırakıyorum. Dünyamı sevinçle doldurmayı seçiyorum. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
KEKELEME
Güvensizlik. Kendini ifade eksikliği. Ağlamasına izin verilmemiş olması.
-Düşüncelerimi açıklıkla ve rahatlıkla açıklamakta özgürüm. Kendime güveniyorum. Kendimi ve
başkalarını seviyorum.
KILLANMA
Üstü örtülü öfke. Derin korku. Suçlama arzusu. Suçlanma korkusu. Kendi bedenine değer vermeme.
-Ben kendimin sevgi dolu evebeyniyim. Seviliyor ve onaylıyorum. Emin ellerdeyim. Kendimi olduğum gibi kabul ediyorum.
KISIRLIK
Korku ve yaşam sürecine güvenmeme. Analık-babalık deneyimine ihtiyaç duymama.
-Yaşam sürecine güveniyorum. Ben daima doğru yerde ve zamanda, doğru şeyler
yapıyorum. Kendimi seviyor ve onaylıyorum.

KOLESTROL
Mutluluğu kabullenmekten korkma ve kaçma.
-Hayatı sevmeyi seçiyorum. Mutluluk kanallarım sonuna kadar açık, neşeyi kabul ediyorum.
MEME RAHATSIZLIKLARI
Aşırı annelik etme. Aşırı koruma. Zorbaca bir tutuma varan aşırı müdahale. Kendine bakmayı reddedip, herkesi kendi önüne geçirme.
-Ben önemliyiyim ve değerliyim. Artık kendime sevgiyle ve keyifle özen gösteriyorum. Başkalarına kendileri olma özgürlüğünü tanıyorum. Hepimiz güvendeyiz.
MİGREN
Kusursuz olma isteğiyle kişinin kendi üzerine baskı yapması. Bastırılmış öfke. Hayatın akışına güvenmeme. Cinsel korkular.
-Kendimi hayatın akışına bırakıyorum ve evrenin tüm ihtiyaçlarımı en güzel biçimde karşılayacağına inanıyorum.Yaşamak güzel.
NEZLE
Aynı anda pek çok şeyin olup bitmesi. Zihinsel karmaşa, düzensizlik. Küçük incinmeler. Her kış nezle olurum düşüncesi.
-Zihmimin gevşeyip rahatlamasına izin veriyorum. İçimde ve çevremde berraklık ve uyum var.
Her şey yolunda.

OSTEPOROZ
Hayatta artık hiçbir desteğinin kalmadığına inanma.
-Ben kendime yeterim ve kendi hayatımın desteğiyim.Hayat beni sevgi dolu yollarıyla destekliyor. Her şey yolunda.
ÖKSÜRÜK
Dünyaya bağırma isteği. "Beni görün ve dinleyin."
-Ben önemseniyor ve takdir ediliyorum. Ben kendime yeterliyim.

AĞIZ KOKUSU
Öfke ve intikam düşünceleri. Yoz eğilimler, dedikoduculuk. Kötü düşünceler.
-Sevgi dolu nazik ve dostça konuşuyorum. Geçmişi sevgiyle bırakıyor ve sadece sevgi
ifadelerini hayatıma alıyorum.

SELÜLİT
Biriktirilmiş öfke ve kendini cezalandırma.
-Kendimi ve başkalarını seviyor ve onaylıyorum. Affediyorum. Hayatı sevmek ve tadına varmak
için özgürüm.
SIRT RAHATSIZLIKLARI
*Alt Bölüm
Para konusunda korku. Mali destekten yoksunluk. İşini sevmeme.
-Yaşam sürecine güveniyorum. Evren benim gereksinim duyduğum herşeyi sağlayacaktır.
Evren güvenli, ben güvendeyim.
*Orta Bölüm
Suçluluk duygusu ardındaki tüm ıvır zıvıra saplanıp kalma.
-Geçmişi sevgiyle geride bırakıyorum. Geleceğime sevgiyle ve güvenle bakıyorum. Kendimi affediyorum.
*Üst Bölüm
Duygusal destekten yoksunluk. Sevilmediğini hissetme. Bu yüzden kendi sevgisini de gösterememe. Hayat sorumluluğunun ağır gelmesi.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum. Evren beni seviyor ve destekliyor.
SİNÜZİT
Yakın bir kişiye sinirlenme.
-Huzur ve uyumun beni kuşattığını ve her şeyin yolunda olduğunu ilan ediyorum.

ŞEKER HASTALIĞI
"Keşke öyle olsaydı" düşüncesinden kaynaklanan özlem. İdareyi hep elinde tutma isteği. Derin keder. Hayatın anlamını yitirmesi. inatla afetmeme.
-Bu an sevinçle dolu. "Keşke" diye bir şey yok. Tüm deneyimlerim benim gelişimim için. Yaşamdan tat almayı seçiyorum.

TANSİYON RAHATSIZLIKLARI
* Yüksek
Uzun süreden beri gelen çözülmemiş duygusal sorun.
-Geçmişi sevgiyle geride bırakıyorum. Huzur içindeyim.
*Düşük
Çocuklukta yaşanan sevgi eksikliği. "Ne anlamı varki, nasıl olsa bir işe yaramıyacak düşüncesi.
-Ben kendimi seviyor ve onaylıyorum. Yaşantımı sevinç kaynağına dönüştürmeye karar verdim.
TIRNAK YEME
Düş kırıklığı ve kendini içten yiyip durma.
-Kendi hayatımın sahibiyim ve hayatımı sevinçle yönetiyorum.
UÇUKLAR
Öfkeli sözleri kendi içinde kurma, içinde kavga etme ve bu duyguşarı ifade etmekten korma.
-Ben yalnızca huzur verici deneyimler yaşıyorum ve kendimi seviyorum. Her şey yolunda.
UYKUSUZLUK
Korku. Yeterli olamama duygusu. Suçluluk.
-Yaşadıklarımı sevgiyle bırakıyor ve huzur dolu bir uykuya dalıyorum.
ÜLSER

Korku. Yeterli olamama duygusu. Suçluluk.
-Kendimi seviyor,beğeniyor ve onaylıyorum. Huzurluyum. Sakinim ve her şey yolunda.
VARİS
İşini ya da bulunduğu yeri sevmeme. Hevesin kırılması. Taşıyabileceğinden daha fazla yük altında olduğunu düşünme.
-Hayatı ve yaptığım işi seviyorum. Elimdekiler için şükrediyorum. Herşeyi sevmeyi seçiyorum.

YATAĞA İŞEME
Anne-babadan, özellikle babadan korkma.
-Seni seviyor, anlyor ve şefkatle kucaklıyoruz. Sen güvendesin.
YORGUNLUK
Can sıkıntısı, yaptığı işi sevmeme.
-Hayat bana coşku veriyor, istek ve enerji doluyum.

Kaynak: Louise Hay - Düşünce Gücüyle Tedavi

28 Eylül 2008 Pazar

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

Sevgili dostlar,bir Ramazanı daha geride bırakırken,Ondan ayrıldığımız için hepimiz biraz mahzunlaştık.Onu,elimizden geldiği kadar memnun etmeye çalıştık,ama bilmem ki memnun edebildik mi?İnşaallah memnun etmişizdir de,seneye bizi özler,dayanamaz gene gelir.Evet,yarın arefe,birgüne bayram.Evlerimizde,o tatlı bayram telaşı yaşanmaya başladı. Tüm hazırlıklarımızı yaparak bayramı bekliyoruz.Dileğim hepinizin,ailelerinizle,dostlarınızla ve tüm sevdiklerinizle nice bayramlar geçirmeniz.Hepinizin mübarek Ramazan Bayramı kutlu olsun...